anamursedir-anamur dergi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Sponsor Alanı

  REKLAM ALANI

Anamur SEDİR

Anamur SEDİR 1993-1994

   -Aralık   1993  1. Sayı
   -Ocak    1994  2. Sayı
   -Şubat   1994  3. Sayı
   -Mart     1994  4. Sayı
   -Mayıs   1994  5. Sayı

MAKİ DERGİSİ

MAKİ DERGİSİ-105

Saat

Ana Menü

Ziyaretçi Bilgileri

»Aktif 43  
»Bugün 3470  
»Toplam 5636732  
Sayın Ziyaretçimiz
»IP'niz | 18.205.60.226
» Bu sitemizi ziyaretiniz

HAVA DURUMU

ANAMUR

Sponsor Alanı

BİR YOL HİKÂYESİ

Osman ERENALP

26 May?s 2019, 18:10

Osman ERENALP

BİR YOL HİKÂYESİ

 

(Ankara-Diyarbakır-Ankara)

"Yazı" uzun ..., "Yol" da öyle...

 

Uğurladık son yolculuğuna dayıoğlumuzu Çermikten, köye ayırdık birini de günün, dönüş zamanı artık . Diyarbakır Ankara arası yaklaşık ondört saat, bin km. Gezecek zaman olsaydı keşke şu şehir merkezini. “Sur içini” merak ediyorum özellikle de, son durumunu. Hasta ziyareti var ama ondan önemlisi. Ciğer kebabına yetecek kadar zaman kalıyor bize ancak. Dağkapı o işin ustalarının adresi. Sonrasında biniyoruz aynı semtten bizi otogara götürecek dolmuşa. Kaptan yolcu topluyor. Yol uzuyor ama görme fırsatı oluyor bu da şehrin yeni semtlerini. Kartpostallık görüntüler çıkıyor önümüze yer yer. Bulvarlar caddeler pırıl pırıl. Modern yüzü bu kadim şehir Diyarbakır'ın. Bu yüzünü haber yapan yok nedense. “Çok az” diyelim ya da haksızlık olmasın yine de. “Terör”, “şiddet” arıyor illa bir kısım. O yoksa haber de yok. Aksilik yaşanmıyor vaktinde yetişiyoruz otogara.Aynı otobüsle döneceğiz, üç gün aradan sonra. Aynı firma, aynı ekip. Ahbap olmuştuk muavin

 

Enginle. Madenli, genç kardeşimiz o. Tanıyor beni, alıyor elimdekileri, yerleştiriyor bagaja. Önceden alınca bileti önde tekli koltuk benim. Geçiyor oturuyorum yerime. Bir numaralı yolcusuyum bu sefer otobüsün. Kaptan ayak hizasında kalıyor yolcuların. Başının üstünde taşıyor yolcularını anlayacağınız. Yeni modelleri böyle otobüslerin. İnsan, fiyat farkı olmalı diye düşünüyor ön kısmın rahatlığını görünce. Son bir kez yolcu listesini gözden geçiriyor yazıhane görevlisi. Tam saatinde hareket ediyoruz Diyarbakır otogarından. Boş koltuklar var. Dolacak onlardan bir kısmı Ergani’de. Ergani, il namzedi bir ilçe. Yüz binin aşkın nüfusu var. İl olursa bağlanacak akla gelen ilk yer Maden olacak. En yakınında o var. Bilirim Madeni. Eniştem işçiydi Bakır İşletmesinde. Gelir kalırdım. Başka çalışanlar da vardı bizim köyden. Koyu “bakır şerbeti” renginde akar dereleri. Toprak rengi değil, yedi renge boyanmış gibi sanki burada dağ taş. Koyu kahverengi çoğu yer, siyaha yakın. Neden “Maden” demişler daha kolay anlıyor insan. Üç ay kadar önce geçmiştim aynı yoldan. Jandarma çevirmiş kemer kontrolü yapmıştı. O noktadayız yine. Jandarma çeviriyor. Cebe giriyor otobüsümüz. Kimlik kontrolleri yapılıyor devam ediyoruz. Engin toplanan kimlikleri dağıtıyor önce, ikram faslını başlatıyor sonrasında. Maden ilçe sınırları içinde tam da. “Daha cömert oluyorsun kendi toprağında” diyorum ona, tebessüm ediyor. Yolları İzzet ALTINMEŞE hemşerimizi meşhur eden o türkünün sözlerindeki gibi değil artık Maden’in.

Maden Dağı dumandır,Yolu dolam dolamdır.

 

Virajlar aza indirilmiş, gidiş gelişler ayrılmış. Bir tarafında kara ayolu, diğer tarafında demiryolu derenin. Bir bu taraftasın, bir o tarafta. Geride kalıyor bütün bunlar. “Gezin” tabelası çıkıyor önümüze. Sol tarafta göz kırpıyor bize “Hazar Gölü”. Öte yakası Sivrice. Dağ var arada ilçemiz Çüngüş’le. O dağ yolunu sekiz saat yürür gelir trene binerlerdi Sivrice’den bizimkiler. Çalışmaya giderlerdi Adana’ya. Katırla kuru üzüm satmaya da gelirlermiş Harput’a. Bir şey sayılmaz tabi bunlar babamın anlattıklarının yanında. On iki gün yaya kat ederlermiş aynı yolu tren yokken. Öylece giderlermiş Çukurova’ya. Bir değil birden çok hem...

 

“Hazar” tek cümle ile geçiştirilemez. “Gök Hazar” var Türkistan’da bir de, Mitolojik Gölü Türk’ün. Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, İran'a kıyısı var. Vapurla tam gün seyahat etmişliğim var üzerinde. Güzel hatıraları arasındadır ömrümün. “Uluslararası Hazar Şiir Akşamları” yapılıyor artık bir Elazığ’da bir Bakü’de. “Gölcük” ya da “Sivrice Gölü” denirdi eskiden. Kullanılır halen o ad halk arasında. Elmas Yıldırım, namlı şairi kardeş Azerbaycan’ın. Anma yılı ilan edilmişti onun anısına 2007 yılı kardeş iki ülke arasında. Onun isteği ile “Hazar” adını aldığını yazar kaynaklar. Sovyet zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınan şair Elazığ'ın ilçesi Ağına yerleşir. Gelir şiirler yazar göl kıyısında zaman zaman. “Hazar” kokusu alır oradan. Hasreti bitmez “Gök Hazar'ın”. Mektup yazar devrin hükümetine. Atatürk devridir. Kabul görür isteği “Hazar” olur adı “Sivrice Gölü”nün o günden sonra. Anadolu'daki çok yer adının karşılığı vardır Türkistan’da. Gelen ismini de getirmiş beraberinde. Benzeri bu da onun.

 

Batık şehir var altında Hazarın. Görünür sular çekildiğinde, çıkar ortaya. Efsanesi var bir de dilden dile…

 

***

Gencin birisi karşı taraftan düşman aşiretin kızına aşık olur. Geceleri kızın yaktığı işaret ateşine karşı yüzer, karşıya geçer görüşürler. Gel zaman git zaman aşiretin adamları bunu fark eder, plan hazırlarlar. Şaşırtma ateşi yakarlar. Bir sönüp bir yanar ışık. Yön değiştirir her defasında. Bir o yöne, bir bu yöne kulaç atan genç yorulur çıkamaz gölden. Işık yandığı söylenir bazı geceler onun anısına. Aynı hikâye başka göller için de anlatılır Anadolu’muzda.

 

***

‘Acı kahve” getiriyor Engin Hazara dalmışken ben. Teşekkür ediyorum. Kıyı boyu yazlıklar dikkat çekiyor. Mülk sahiplerinin çoğu Diyarbakırlı. Hazar mesire yeri, gözdesi hemşerilerimin. Bundan tabii ne var. Ülke hepimizin. Her yeri herkesin. Yazları görmek var burasını asıl, hareket kazandığında. Geride bırakıyoruz yol güzergâhımızın bu en güzel manzarasını. Elazığ görünüyor karşıdan. Harput Kalesine dayamış sırtını. Harput babamın nüfus kaydının olduğu yer. Elazığ “kök değer” ifade eder bize. Bir elmanın iki yarısı gibidir “Harput”, “Çüngüş”. Dilimizdedir türküleri, aynıdır halayımız. Saydım, en çok Elazığ türküsü bilirmişim.

Kar mı yağmış şu Harput’un başına?

Kurban olam toprağına taşına…

 

Bir problem var. O anlaşılıyor konuşmalardan. Bayan yanına erkek yolcu verilmiş Elazığ otogarında. Çözüm aranıyor.

 

“Sizi yana alsak, bayanı oraya oturtsak olur mu” diyor Engin.

 

“En arkaya da otururum” diyor geçiyorum hemen, halloluyor mesele. Yanına oturduğum gencin kulaklığı takılı kendi dünyasında. “Sakal” son dönemin modası.  Onlarla kuracağız geleceği. Umudu kesmem gençlikten. Zamanla duruluyor insan. Hiçbir şey kalmıyor eskisi gibi.

 

Şair ne güzel demiş;

 

“Madem vücudumuz bir gün mezar doldurur.

Aldatan hayallerdir gençlik şöhret ve gurur”.

 

Alıyorum elime telefonumu ben de cevaplamaya çalışıyorum başsağlığı mesajlarını. Hava iyice kararıyor biz Elazığ’dan çıkarken. Gece geçiyoruz dolayısıyla “Kömürhan Köprüsünden”, “Karakaya Baraj Gölünden”, “Fırat” üzerinden. Görmek nasip olmuyor  kaysı bahçelerini Malatya'nın.

 

İnecek binecek yok Malatya’da. Boş koltuk da kalmadı zaten. Transit geçiyoruz o yüzden. Altı yıl geçti üzerinden. Fatiha yolluyorum bir trafik kazası sonucu kaybettiğimiz bir diğer dayıoğlu İhsan”a. Mezarı burada. Öğretmendi Malatya’da.

 

Darende sıradaki ilçe. Sonrasında Gürün var. Sıvasın ilçesi. Soğuğun anavatanı sanki. Üstüne bir şey almadan inemiyorsun aşağı. Yemek ve ihtiyaç molası var orada. Kaptan yanaşıyor tesise, çekiyor el frenini. İnerken “Hocam bekliyoruz misafirimsiniz” diyor Engin ineceğim sıra. İlk kez oluyor bu gelir giderim yıllardır. Bekliyor beni kapıda. Geçiyoruz kaptanların olduğu bölüme. Oturuyoruz bir masaya “kaptan”, “Engin” ben. Kaptanımız Liceli, hemşerimiz yani o da. Ters yönde kalıyor orası bize. Görmedim ayıptır demesi. Çerçiler gelirdi eskiden köye Liceli. Üç günlük yol Çüngüş Lice arası. Atları olurdu bir de. Yıkarlardı yükünü “balon”,“tarak”, “küpe”, “tas-tabak”, “lastik ayakkabı” v.s. dökerlerdi ortaya. Sarardık etrafını. Kayboldu izleri onu hatırlatıyorum. Doğruluyor beni. Tanıdıklarının olduğunu söylüyor. Tadımlık sohbet oluyor arada. Diğeri uykuda kaptanlarımızın. Sonraki molada o devralacak direksiyonu. Çay geliyor yemek sonrası, içiyor kalkıyoruz.

 

Yol üzeri tesislerde fiyatlar piyasanın iki katı. Kaptanlar için ayrılmış bölmedeki gibi değil her şey.

 

Alıyoruz yerlerimizi tekrardan hareket ediyoruz. Söndürülüyor ışıklar artık uyku vakti. Zor uyurum yolculukta ama teslim oluyorum ben de  bir ara  uykuya. Üç günün yorgunluğu var üzerimde. O sırada geçmiş oluyoruz  Pınarbaşı'nı. Hatıram var burasıyla ilgili hatırlamak istemediğim.

 

Bu saatlerdeydi yine yolculuğumuz. Unuttum senesini. Kamyon gelmişti üzerimize. Uyumuş sürücüsü. Kaçmak. Kurtulmak isterken kaptan yoldan çıkmıştık tarlaya hendeğe saplanmıştık. Vurmuştu yine de. Allah korumuştu. Geriden gelen araçlara almışlardı bizi birer ikişer.

 

Kayseri’de iniyor Elâzığ’dan binen yolcu. Geçiyorum yerime tekrardan. Kime ne hatırlatır bilmem, "pastırması" :mantısı" değil “soğuk ”, “tren garı”, “Erciyes” aklıma gelir Kayseri denilince benim. “Germir Bağları”, “Gesi Bağları” onlarla özdeş “Ahmet Gazi Ayhan” bir de. Voleybol müsabakaları için gelmiş kalmıştık bir hafta yatılı okulların pansiyonunun birinde. Babam çok anlatırdı Kayseri’yi. Askerlik yapmış üçbuçuk yıl. Sıhhiye onbaşısıymış.

 

Geceler kısalıyor gitgide bu mevsim. Mucurda aydınlanıyor ortalık. “Çay” “ihtiyaç” molası var orada da.

 

Sonrası Kırşehir... Dört yıl okuduğum yer, beni öğretmen eden il. “Ahi Evran”, “Cacabey”, “Âşık Paşa”, “Muharrem Usta”, “Neşet Ertaş”, “Osman Bölükbaşı”, “Erol Güngör”… Neleri yok ki?

 

Feleğin yazdığı kara yazıynan,

Çok yürüdüm bağrımdaki sızıynan

Kara kaşlarıynan kara gözünen

Âşık ettin beni birin' Kırşehir

(Yaktı bu bağrımı birin' Kırşehir)

 

Kırksekiz yıl öncesiydi. Çocuktuk daha. İlk kez ayrılıyorduk evden. Zor gelmişti ilk günler. Hasretindeydik memleketin. Çıkardık Âşık Paşa Türbesinin önüne, Ankara yoluna, el sallardık gelen geçen 21 plakalı arabalara. Hasret gidermeye çalışırdık onunla. Alışana kadardı tabi bütün bunlar. Çok daha fazlasını çekmiştik o hasretin ayrılırken bu şirin şehirden. Film şeridi gibi geçiyor gözlerimin önünden o günler. Sabahın bu saatinde ıssız Kırşehir  Otogarı. İnecek bir yolcu var devam ediyoruz. Keskin var sırada. Üç yıl görev yapmıştım orada da, Kayalak Solaklısı köyünde… 2. 3.sınıfına oradan devam etmiştim Ankara İlahiyat Fakültesinin. Başkentin ilçesiydi o zaman. Kırıkkale’ye bağlandı daha sonra il olunca. Buralarda doldu kulaklarım Muharrem usta, Neşet Ertaş Hacı Taşan’la. Dört yıl, üstüne üç yıl daha etti yedi yıl. Üç utası onlar bozlağın. Gönül telimizi titretenleri. Hafta sonları kışın, traktör üstünde  zemheri soğuğunda kat ederdik Keskin Kırıkkale arasını. Evleri vardı köylülerin çoğunun Kırıkkale’de. Fabrikalar kapandı tadı kalmadı şimdi. Hasandede üzümü satılırdı Ankara'nın ara sokaklarında. Onlara da hasretiz şimdi.

 

“Kızılırmak” boyundan ilerliyoruz artık. “Fırat”tan sonra üstünden geçtiğimiz bu ikinci nehir oluyor bu yolda. Elmadağ'ının arabalara su kaynatan o yokuşu yok artık. Kurtulmuş şükür ondan. Kırılmış rampa. Yollar ayrılmış gidiş geliş genişlemiş. Sağında solunda çok köy okuluna gelmiştik denetim için.. Ne hikmetse askıya alındı şimdilerde okul öğretmen teftişi. Telefon görüşmesi yapıyor Engin. “Yola çıkarmasını” söylüyor birine. Emanet mi ki diye geçiyor aklımdan. Varıyoruz Elmadağ’ına duruyoruz yokuşun bitiminde bir fırın önümde. İki poşette sıcak “Ankara simidi” teslim ediyor birisi. Kokusu sarıyor içeriyi birden. Engin dağıtıyor onları tek tek. Çay servisi yapıyor ardından. Boşa demedik “alışık olmadığımız yolculuk” diye. “Susamları dökülecek iş çıkacak sana” diyorum.. “Hava var tutuyoruz gidiyor hocam” diyor içten, samimi. Bir simitlik ömrü kalıyor yolculuğumuzun bizimde. Tüketiyoruz onu da “Bağlum Kavşağına” vardığımızda. Kaptan indiriyor köprü altında. Alıyorum peynir bidonumu, valizimi el sallıyorum geride kalanlara. Minnet ve şükran duygularımla.

 

Geçmişte altmış saati bulan tren yolculukları geliyor gözlerimin önüne, öğrencilik yıllarından. Ayakta, oturacak yer bulamazdık çoğu zaman… Gelir geçerim kırk yıldır, saymamıştım hiç. Sekiz il, dokuz da ilçe geçmişiz, Çüngüş'ü, Çermik’i aradaki köyleri saymazsak(*).

 

Gelir giderim bunca yıl yazma gereği duymazdım hiç. Yazdırana bak sen yazana değil. Ne ederim uçak yolculuğunu ben böyle olacaksa eğer.

 

Ömür bir “yolculuk” iki kapı arasında.

Çıkıp da birinden, girinceye kadar ötekine.

Allah kolaylaştırsın yolculuğumuzu.

 

****

 

(*)DİYARBAKIR-Ergani-Maden- ELAZIĞ-MALATYA-Darende-Gürün-SİVAS(il toprağı) - Pınarbaşı-KAYSERİ- Mucur-KIRŞEHİR- Akpınar- Keskin- KIRIKKALE- Elmadağ-ANKARA).

       

Osman ERENALP

Ankara/Mayıs 2019

Bu haber 335 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
    Bab-ı Ali Yokuşunda Bir Anamurlu...09 Aral?k 2019

Sponsor Alanı

Sponsor Alanı

REKLAM ALANI 

ANKET

ANAMUR OKULLARINDA SERBEST KIYAFET UYGULANSIN MI?




Tüm Anketler

0cak - 2012 / Her Hakkı Saklıdır / Kaynak gösterilip, sitemizin ilgili sayfasına link verilerek alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir-Site ticari olmayıp, kütüre hizmet eder.
RSS Kaynağı | Anasayfa | İletişim

(c)2012 Anamur Sedir