anamursedir-anamur dergi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Sponsor Alanı

Anamur SEDİR

Anamur SEDİR 1993-1994

   -Aralık   1993  1. Sayı
   -Ocak    1994  2. Sayı
   -Şubat   1994  3. Sayı
   -Mart     1994  4. Sayı
   -Mayıs   1994  5. Sayı

MAKİ DERGİSİ

MAKİ DERGİSİ-105

Saat

Ana Menü

Sponsor Alanı

 

Ziyaretçi Bilgileri

»Aktif 46  
»Bugün 238  
»Toplam 14152868  
Sayın Ziyaretçimiz
»IP'niz | 3.238.121.7
» Bu sitemizi ziyaretiniz

HAVA DURUMU

ANAMUR

MUHARREM AYI VE AŞÛRE

Mehmet GÜMÜŞ

04 Kas?m 2013, 23:43

Mehmet GÜMÜŞ

        Her dinin, milletin kutsal veya diğer zaman dilimlerinden farklı kabul ettiği kendine özgü belirli gün ya da ayları  vardır. Yüce Dinimiz İslâm’da da bu tür gün, gece ve aylar vardır.

Şüphesiz insan için en değerli mefhumlardan birisi de zamandır. Çünkü her şey zaman içinde var olmakta, gelişmekte ve yine zaman içinde yok olmaktadır. İnsan hayatında önemli bir yere sahip olan ilim, amel, servet ve diğer bir çok değer, zaman içinde elde edilebilmektedir. Zamanı, gerektiği şekilde değerlendirebilenler hem dünyada hem de âhirette huzuru yakalayacaklardır.

Zira Kur’an-ı Kerim’de zamanın öneminin bir sûre ile vurgulanması gerçekten anlamlıdırِ 

 “Andolsun  asra ki insan gerçekten ziyan içindedir...” (Asr, 103/1) âyetinde yer alan  “Asr” kelimesinin,  zaman anlamında kullanıldığı müfessirlerin çoğunluğu tarafından ifade edilmiştir.[1] Bu âyet, zamanın önemine işaret etmektedir. Sevgili Peygamberimiz de;

“İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerinden habersizdirler. Bunlar sağlık ve boş zamandır.”[2] buyurmak suretiyle zamanın ve sağlığın önemine dikkat çekmiştir.

                                                         

Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerimde zaman konusuna doğrudan ya da dolaylı yollarla dikkat çekilmektedir. Bu yolla, bir yandan her şeyi yaratan Yüce Allah’ın varlığının  ve birliğinin bir delili olarak  zaman ön plana çıkarılmakta, bir yandan da son derece kısa bir zaman diliminden ibaret olan insan ömrünün iyi değerlendirilmesi ve ahiret mutluluğunun elde edilmesi yolunda zamanın iyi değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmektedir.

Soyut bir kavram olan zamanın insanlar  tarafından algılanabilmesi, bizzat zaman içinde meydana gelen bir  takım olayların esas alınması ile gerçekleşebilmektedir. Bu yolla insan, belli  zaman dilimlerini isimlendirme imkanını elde etmiş, “önce” yi ve “sonra”yı , “geçmiş” i ve “gelecek” i tasavvur edebilmiştir, böylece düşüncelerini, bilgilerini bir zemine oturtma imkanını yakalamış, başkaları ile olan ilişkilerini düzene sokabilmiştir. Medeniyetin oluşması ve “dünyanın imarı” bu sayede gerçekleşmiştir. Şüphesiz bu gelişmenin temeli, yüce Yaratıcının, kainata koyduğu ve “sünnetüllah” olarak nitelenen sabit kanunlardır; meselâ güneşin, dünyanın ve ayın belli hareket düzenidir. Gün, ay ve yıl kavramları bu hareket düzenin birer sonucudur. Yüce Allah bu gerçeğe şu ayette işaret etmektedir:

 

“Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.” (Tevbe, 9/36)

“Haram aylar” Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş yapılması ve kan dökülmesi yasak olan Kameri aylar demektir.

“Haram aylar” nitelemesinin, bu aylarda yapılacak ibadetlere daha çok sevap, günahlara ise daha çok ceza verilecek olmasına dayandığı da ifade edilmiştir.[3] Bu aylardan Muharrem birinci, Recep yedinci,   Zilkade on birinci ve  Zilhicce de on ikinci aydır.

 

          Bu dört ayın hürmeti öteden beri süre gelen dini bir uygulamadır. Hz.İbrahim  ve İsmail  (a.s.) zamanından beri Araplar bu esasa riayet ede gelmişlerdi. Cahiliye devrinde bile buna riayet edilmiş, haram aylarda savaş yapılmamıştır, yılın bu dönemi bir barış zamanı olmuştur.

İslam’ın gelmesi ile barış genel bir prensip, savaş ise saldırıya maruz kalma ve tebliğe engel olunması hallerine has zorunlu bir durum haline geldiği için, “haram aylar” uygulaması da kalkmış oldu.

 

Muharrem Ayının Ayrıcalığı

 

 “Haram aylar” içinde Muharrem ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ayrıcalığı “Muharrem” adından da fark etmek mümkündür. Zira “muharrem” kelimesi, “haram kılınmış”, “hürmete layık” anlamlarına gelmektedir. Kısacası “haram aylar” uygulamasının genel adı, anlam itibarı ile bu aya özel bir ad olarak verilmiştir. Bu özel uygulama, şüphesiz Muharrem ayına atfedilen önemin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Aynı önem İslam kültür ve tarihi sürecinde de devam ede gelmiştir. Zira İslam Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif dini esaslarının devamı niteliliğinde olması sebebi ile, o geleneğin değerlerinin de sahibidir, dolayısı ile bu ayı değerli kılan tarihi olayları önemser. Diğer yandan, İslam’ın zuhurundan sonra da Muharrem ayı, dini, sosyal ve tarihi önemi haiz olaylara sahne olmuştur. Bu durum Muharrem ayını, İslam kültürü açısından daha da ön plana çıkarmaktadır.

 

Muharrem Ayını önemli kılan özellikleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

 

 

 

1.Hicri Yılbaşı

 

Muharrem ayı, 12 ay ve 355 gün olan kameri yılın ilk ayıdır. Adından da anlaşılacağı üzere, kameri yılda -güneşin değil- ayın hareketleri esas alınmaktadır. Hicrî tarih, Hz. Muhammed (s.a.s.)' in Mekke'den Medine'ye göç edişi ile başlar. Hicretin takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi  Hz. Ömer devrinde olmuştur. Onun  devrine gelinceye kadar, Araplar, düzenli bir tarih belirleme sistemine sahip değillerdi. Fil vakası gibi önemli olayları kıstas olarak benimsemişlerdi. Hz. Ömer devrinde, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl (Miladi 622) İslami takvimin başlangıç yılı (Hicri 1) olarak, Muharrem ayı da bu takvimin ilk ayı olarak kabul edildi.

 

2. Aşûre Günü (On Muharrem)

 Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğinde orada Arap halkla birilikte yaşayan Yahudiler vardı. İşte bu Yahudiler, Hz. Musa ile İsrail oğullarının, Firavunun zulmünden Aşûre günü kurtulduğunu söyleyen Yahudileri Hz. Peygamber yalanlamamış ve hatta bu yönde olumlu bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra  tüm Samî dinlerde özel bir yere sahip görünen aşûre günü, Cahiliyye Araplarınca da önemli kabul edilmiştir. Hatta Resûl-i Ekrem’in de peygamberlik öncesi ve sonrası dönemde bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere de rastlanır. Medine döneminde bu orucu müslümanlara tavsiye ettiği bilinen bir husustur.[4]

 İbni Abbas’ın şöyle değdiği rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde Yahudilerin Aşûre günü oruç tuttuklarını gördü. “Bu nedir?” diye sordu. “Bu hayırlı bir gündür. Bu, Allah’ın İsrail oğullarını düşmanlarından kurtardığı, bu sebeple de Musa’nın oruç tuttuğu gündür” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ben Musa’ya sizden daha layığım” buyurdu ve hem kendisi bu günde oruç tuttu, hem de başkalarına oruç tutmalarını emretti.[5]

Hz. Peygamber Aşûre günü oruç tutmayı teşvik etmiş ve

 

 

“Aşûre günün orucunun, bir önceki yılın günahlarına keffaret olmasını Allah’tan umarım”[6]

 

Ramazan Ayı ve Aşûre Günü

 

Aşûre günü oruç tutulması uygulaması, Ramazan orucunun farz kılınmasına kadar devam etti.

 

 

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç sizden öncekilere olduğu gibi oruç size de farz kılındı.” (Bakara, 2/183) âyeti inince Aşûre orucu isteğe bağlı hale geldi.

Hz. Aişe bunu şöyle anlatıyor:

 

“Resülullah (s.a.v.) Aşûre günü oruç tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, dileyen Aşûre günü oruç tuttu, dileyen tutmadı.”[7]

Aynı konuda yine Hz. Aişe’den gelen  diğer rivayet de şöyledir:

 

Ramazan orucu farz kılınmadan önce (Kureyşliler) Aşûre günü oruç tutarlardı. Aşûre günü, Kabe’nin örtüsünün değiştirildiği gündü. Allah Teâla Ramazan orucunu farz kılınca Resülullah (s.a.v.) ‘Dileyen Aşûre günü oruç tutsun, tutmak istemeyen de tutmasın’ dedi.” [8]

 

 

        Bu hadisin farklı bir rivayeti de şöyledir:

 

“Hz. Aişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “ Aşûre günü, Cahiliye devrinde Kureyşlilerin oruç tuttuğu bir gündü. Resülullah da bu günde oruç tutardı. Medine’ye gelince insanlara o günde oruç tutmayı emretti. Ramazan orucu farz olunca, Ramazanda oruç tutmaya başladı ve Aşûre orucunu terk etti. Ondan sonra, dileyen Aşûre orucunu tuttu, dileyen terk etti.”[9]

Hz. Peygamber (s.a.v.) Muharrem ayının 9,10 ve 11. günlerinde oruç tutmayı ashabına tavsiye etmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:

 

 

Resülullah (s.a.v.) Aşûre günü oruç tutunca kendisine; “Ey Allah’ın Resulü, bu gün, Yahudilerin ve Hıristiyanların hürmet gösterdikleri bir gündür” dediler. Bunun üzerine Resülullah “Gelecek yıl inşallah muharremin dokuzunca gününde de oruç tutacağız” dedi. Ertesi yıla ulaşmadan Resulullah vefat etti.”[10]

 

“Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’a izafetle (Allah’ın ayı denilerek) şereflendirilen Muharrem ayında  tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır.” [11]

Peygamberimiz, bir başka hadiste de, "Aşûra günü'nde tutulan orucun, bir yıl önce işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olacağı müjdelenmiştir."[12] Ancak, Hz. Peygamberin bildirdiğine göre yalnızca Aşûra günü değil, Muharremin 9, 10 ve 11. günlerinde  oruç tutulması tavsiye edilmiştir.[13]

        Bir adam Resulullah'a gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! Ramazan'dan sonra hangi ayda oruç tutmamı tavsiye edersiniz." diye sordu.

        Allah Resulü şöyle cevaplandırdı:

        "Ramazan dışında da oruç tutmak istersen Muharrem ayında tut. Çünkü o Şerullah (Allah'ın ayı)'dır. O ayda bir gün vardır ki, Allah onda bir kavmin günahlarını affetti, bir başka kavmin günahını da affedecek." (Tirmizi, Savm, 40)

  Allah'ın mağfiret ettiği bu kavim, Hz. Musa (as)'nın kavmidir.

 

Aşûre günü oruç tutmanın faziletine ilişkin sahih hadisler bulunmasına karşılık,  o günde hububat karşımı aş (aşûre) pişirmek, sadaka vermek, mescitleri ziyaret etmek ve kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih habere rastlanmamaktadır.[14]

 

         Bununla birlikte, Müslüman Türklerin dînî halk geleneğinde önemli bir yer tutan aşûre, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere, daha sonraki günlerde de özel merasimle pişirilip dağıtılan tatlıya isim olmuş ve sosyal dayanışmaya önemli katkılarda bulunmuştur.

  

       Nuh Nebi’den kalma bir gelenek: Aşure

Aşurenin sadece lezzetiyle ilgilenmek yerine aşuredeki nefis tadın arkasındaki zenginliği merak edenler... Tarihi, pişirilme törenleri, içindeki hububatın sembolik anlamı, aşureye özel testileri, elhasıl aşure etrafında örülen bu incelikli kültürü merak edenler, buyrun aşure kâsesinin başına...

Önümüzdeki 13 Kasım Çarşamba  1435 hicri takvime göre 10 Muharrem. Yani aşure günü. Dünyanın gailesine dalıp 10 Muharrem’in yaklaştığından habersiz isek, bakliyatçı dükkanlarında, aktarlarda ve kuruyemişçilerde bu hafta en görünür yerlere asılacak ‘Aşurelik’ tabelaları hatırlatacak bize, bu günün yaklaştığını. Muharrem’in 10’unda ve bugünü takip eden haftada, bu güne hürmet gösteren hanımlar, daha beyaz ve daha leziz aşure pişirmek için gizli ve tatlı bir rekabete girişecek, konu komşunun kapısı çalınıp birbirinden leziz aşureler dağıtılacak. Aşure pişirilen evlerin sayısının her geçen yıl biraz daha azaldığı doğru; ancak ardında farklı anlam katmanlarını ve kadim bir geleneği barındıran bu âdet, eski ritüellerinin ve seramonik yanlarının birçoğunu modern zamanlarda yitirmiş olsa da canlılığını korumaya, yaşamaya devam ediyor.

10 Muharrem’de aşure pişirip yeme, komşulara ve fakirlere dağıtma âdetinin dayanağı çok eski. Hz. Nuh’un gemisinin, tufandan sonra 10 Muharrem’de karaya oturduğu rivayeti, en yaygın olanı. Aşurenin içeriğini de belirleyen bu rivayete göre; sular çekilip sağ salim karaya çıkılınca geminin ambarında kalan hububat ve bakliyat bir araya getirilip tatlı bir çorba yapılmış, bir şükran töreni düzenlenip yenmiş.

Bereketin, kurtuluşun ve şükrün bir nişanesi olan aşure pişirme âdetinin tek gerekçesi bu değil tabii. Hz. Adem ve Hz. Davud’un tövbelerinin bugün kabul edildiği, Hz. Süleyman’a hükümdarlığın bugün verildiği, Hz. Yunus’un balığın karnından bugün kurtulduğu, Hz. Musa’nın İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden bugün kurtardığı, Hz. Yakub’un, oğlu Hz. Yusuf’a bugün kavuştuğu, Hz. İbrahim’in mancınıkla atıldığı ateşten bugün kurtulduğu, Hz. Peygamber’in geçmiş ve gelecek bütün günahlarının affedileceği teminatının bugün verildiği, Cebrail, İsrafil, Mikail, arş, sema ve cennetin bugün yaratıldığı da Aşure gününe, 10 Muharrem’e atfedilen diğer rivayetler...

İstanbul’da ve Anadolu’da neredeyse her evde, bütün tekke ve asitanelerde aşure kazanları kaynadığı, birbirinden süslü aşure kâse ve testileri elden ele, kapıdan kapıya dolaştığı için, o günlerde bu leziz tatlının tarçından, gül suyundan ve miskten mürekkep buğusu bütün şehri sararmış.

Bugün evlerde tencerelerde kaynatılan aşurelerin o tatlı buğusu, şehrin sokaklarını doldurmaya ve içimizi sarmalamaya yetmiyor ne yazık ki. Yılın hemen her gününde pastanelerin ve tatlıcıların vitrinlerini süsleyen aşureler de, ne kadar lezzetli olurlarsa olsunlar, vaktinde pişirilmiş bir aşurenin tadından çok uzaklar. 

                                                                      

                KAYIP AŞURE KÜLTÜRÜ

SARAY VE KONAK AŞURESİ: Saray ve konaklarda pişirilen aşuredir. Önce padişaha ve saray efradına sunulur, sonra ilmiye ve mülkiye ricalinin konaklarına gönderilir ve bütün İstanbul halkına dağıtılırdı. Diğer aşurelerden farklı olarak ‘süzme’ ve ‘sütlü’ olmak üzere iki türdür. Bir tür muhallebi kıvamında hazırlanan bu lüks aşureye piştikten sonra bademşekeri ve çikolata da dahil edilir.

 

CEVAP AŞURESİ: Sarayda pişirilen aşure, aşureye mahsus kâselere ve testilere konularak, kamu görevlilerinin, ilmiye ve mülkiye ricalinin konaklarına tablakârlar ile gönderilirdi. Ertesi gün ‘cevap’ denen usul gereği, boş testi ve kâseler, içlerine çikolata, bademşekeri, fıstık gibi çerezler konur, konak ağalarınca saraya iade edilirdi.

 

AŞURE TESTİSİ: Aşure dağıtımında kullanılan özel kâselerdir. Saray mensupları ve hali vakti yerinde kimseler, gönderdikleri aşureleri, kristal, porselen, bakır, gümüş ve pirinçten yapılmış, sürahi biçiminde ve ağzının bir kenarı yalaklı olan tek kulplu aşureliklere koyardı. Bunlar raflarda saklanır, kıymetli hediyeler olduğu için ‘şu saraylı filan hanımın aşure testisi’ diye anılırdı.

                                   

 

 

AŞURE PİŞİRME USULÜ: Tekkelerde pişirilen aşurenin hazırlanması, salavatlarla dualarla tam bir tören havası içindeydi ve uygulanan her ritüel, Ehl-i Beyt muhabbetini gösteren bir içerikle yüklüydü. Evlerdeki tören ise daha yalındı: Aşure kazanı ocaktan indirilince evin en yaşlısı kazanı karıştırıp bir Yasin-i Şerif okur, üstüne beyaz bir örtü örterek aşureyi demlenmeye bırakırdı. Daha sonra evin en büyüğünden en küçüğüne sırayla aşure dağıtılır ve salavat getirildikten sonra yenilirdi.

 

AŞURE TERİ: Aşurenin demlenmesi için üzerine örtülen tepside boncuk boncuk birikmiş buhara verilen isim. Bu buhar şifa niyetine göz kapaklarına ve alna sürülürdü.

 

AŞURE BAKLASI: ‘Bereket baklası’ olarak da anılır. Aşure yenirken ağza gelen ilk bakla çiğnenmez çıkarılır, yıkanıp kurutulduktan sonra para kesesinin içinde saklanırdı. Bu âdet o kadar yaygındı ki hemen herkesin kesesinde bir aşure baklası bulunurdu.

 

AŞURE ÇEYİZİ: Dergâhta pişen aşurenin üstüne, 12 İmam ve 12 Pirân’a işaret olarak 12 parça kaymak, fındık, fıstık, badem, kuru üzüm, şamfıstığı, kuşüzümü, nar tanesi, hindistancevizi, ceviz ve kabuklu fıstıktan oluşan kuruyemiş ile süslenirdi. Gösterişli ve eksiksiz olması şartı vardı. Çünkü on bir kalemden oluşan bu ‘çeyiz’ 11 İhlas ve bir Fatiha sûrelerine işaret ederdi.

 

AŞURE GOYGOYCULARI: Çoğu görme ya da fiziksel engelli adamlar, 10 Muharrem ile başlayan haftada birden İstanbul sokaklarında peydah olur, bütün semtleri dolaşırlardı. ‘Aşure goygoycuları’ olarak bilinen, üstleri başları eski giysiler içindeki bu adamlar altışar kişilik gruplar halinde dolaşır ve sokak başlarında yüzleri birbirine dönük olarak halkalanır, Kerbela ağıtları söylerlerdi. “Kerbela’nın yazıları / Fatma Ana’nın kuzuları / Kerbela’nın tâ içinde / Yatar al kanlar içinde” gibi dokunaklı ağıtları bir ikisi okur diğerleri “Hey kaygılı cânım” diye seslenirdi. Daha sonra bu nakarat, “Hoy! Goy goy” canım şeklinde deforme oldu. Altılı gruplar halinde dolaşan aşure goygoycularının omuzlarında, her biri iki gözlü, 12 İmam’ı temsilen 12 gözlü 6 heybe bulunurdu. Aşure yapımında kullanılan her bir yiyecek için ayrılmış bu gözlere evlerden kâse ile çıkarılan erzak, konulurdu.

Bu bir gelenektir, adettir. Sünnet olan  ise “Aşûre çorbası” yapmak değil, Efendimiz’in yaptığı gibi oruç tutmaktır.

 

Aşûre Gününde Meydana Gelen Diğer Tarihi Olaylar

 

Aşûre günü adı verilen 10 Muharrem gününde meydana geldiği rivayet edilen diğer bazı önemli olayları da kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

a. Rivayete göre, Hz. Nuh’un gemisi Tufandan kurtulup Cûdî dağına Aşûre günü oturmuştur. Bilindiği üzere, Hz.Nuh, Allah’ın emri üzerine kendine inananları yaptığı bir gemiye bindirmiş, tufan gerçekleşince, inanmayanlar suda boğularak helak olmuşlardı.[15]

b. Hz. Ademin tövbesinin kabul edilmesi,

c.Hz. İbrahim’in Nemrut’un ateşinden kurtulması ve,

d.Hz. Yakub’un oğlu Yusuf’a kavuşması

e. Hz. Musa ve İsrail oğullarının Firavunun zulmünden kurtulmaları 10 Muharrem (Aşûre) günü gerçekleştiği rivayet edilen olaylar arasındadır.

                                                       

İslam Tarihinde 10 Muharrem

 

Hicretin altmışbirinci yılı. Yer Kerbela. Aylardan Muharrem, günlerden Cuma. Vakit öğleden sonra. Miladdan sonra 10 Ekim 680. Fırat'ın suları tarihin en vahşi katliamlarından birine şahit oldu. Peygamber torunu Hz. Hüseyin Hakk'tan yana olmanın, Hakk'ı üstün tutmanın bedelini, kıyamete kadar anılacak bir şekilde ödedi. O gün bugün, zulme başkaldırmanın, yiğitliğin, cesaretin adıdır Hüseyin, makamı şehadet, mekanı Kerbela'dır.

 

Ehl-i Beyt

Ehlibeyt, “ev halkı”, “ev sahibi ile eşi, çocukları ve torunları” demektir.Terim anlamı ile “Hz. Peygamber(a.s.)ın ailesi ve soyu” demektir. Hadis kaynaklarında “ehli beyt” karşılığında “el-İtre” kelimesi de kullanılır.

Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır

 

“Câbir b. Abdillah diyor ki: “Resülullah (s.a.v.)i haccettiği yıl Arefe günü Kusvâ adlı devesi üzerinde insanlara hitap ederken gördüm. Onun şöyle dediğini işittim: Ey insanlar! Aranızda iki şey bıraktım ki, onlara tutunduğunuz sürece asla sapkınlığa düşmezsiniz: Allah’ın Kitabı ve benim ehl-i beytim”

                                        

Hz. Ali Şam’da sabah namazına giderken Hariciler denilen anarşist grubun militanlarınca şehit edilmişti. Oğlu Hz. Hasan'ı da Emeviler zehirleyerek şehit etmişti. Evet 'Ehli Beyt' mazlumdur, mazlumların modelidir. Ama ille de Hüseyin ve Kerbela... Çünkü 'Kerbela'da her kötülük var: Susuzluk var, kalleşlik var, zulüm var, istibdat var, işkence var, katliam var, hunharlık var... Bunların karşısında ise İmam Hüseyin var: Zalime karşı başkaldıran mazlum.

        Evet Hz. Hasan ve Hüseyin…Fahri Kainatın: Onlar cennettin iki Gülüdür dediği, Hz. Peygamberin gülleri…Ama o gülleri, yine Hz.Muhammedin ümmeti olduğunu söyleyenler soldurmuş, Müslümanlar Cennetin ve Hz. Peygamberin bu iki gülüne sahip çıkamamıştır.

-         Ebu Hureyre: bir gece hasan 4 yasındaydı, mescide geldi rasülullahın yanına, sakallarıyla oynuyor öpüyordu, oksuyordu o da torununu dudaklarından bile, sonra hasan camiden cıkmak isteyince hadi git eve annenin yanına evlat, Ebu Hureyre : ortalık karanlık ben götüreyimmi dedim, hayır bırak  dedi . Hasan mescidin kapısına gelince bir simsek caktı ve hasan anasının yanına gelinceye dek ortalık aydınlanmıştı, bütün Medine halkı şahitti buna.

-         Hasanın hilafeti altı ay sürdü sadece. Çünkü kan hissediyordu ve o kanı sevmiyordu ve dedi ki ; Müminler halifeligi bırakıyorum, ben Hz. Muaviyenin lehine çekiliyorum. Ama hasandan korkuyorlardı, çünkü bir güctü hasan, peygamberin torunuydu. Ve cok kez zehirlediler, sonunda eski bir köle olan karısı cade  zehirledi onu tam seher vakti, bir bardak suya attığı zehirle. Kardeşi geldi Hüseyin yanına ama o katilinin adını bile söylemedi. Daha şehit oldugu gün henüz 47 yaşındaydı.   

-         İki Cihan Güneşi, bir gün Hazreti Hasan Efendimiz’i kucağına alarak minbere çıkarıp halka işaret eder ve: “Benim şu yavrum Efendiler Efendisi’dir. Allah bununla birbirine düşmüş iki İslam cemaatinin arasını bulacak ve önemli bir sulh gerçekleştirecektir.” demek suretiyle belli bir dönemde sulhun ne kadar önem arz ettiğini gösterir. Ve o zat -elhak- “Hz. Muaviye ile savaşa gir” denilince, Müslüman kanı dökülmesin diye hilafetten feragat edip “varsın o olsun” diyerek Müslüman kanının dökülmesine meydan vermez. Evet, günü gelince Hz. Hasan, elinin tersiyle makamı, mansıbı, pâyeyi itmiş ve pek çok mümin kanının dökülmesine meydan vermemiştir. Allah Rasulü daha o günlerde gelecek bu tehlikeli günler adına, “Aman birbirinize düşmeyin, birbirinize girmeyin, kılıcınızı kırın, sadece dine sahip çıkın, Hakk’ın yanında olun ve Hakk’ın hatırını âli tutun.” diyerek hep tahşidat yapmıştır.

-         Hasanın öldügü gün Hüseynin çilesi başlamıştı, abisi şehit edilmişti.

-         Hüseyin, yıllarca tebdili kıyafetle Medinenin varoşlarındaki fakir fukaraya un ve yag bırakırdı kapılarına, ama kimse bilemezdi bunu yıllar sonra karısı anlatmasa biz de bilemeyecektik.

 

-         Bir gün Allah Rasülü Mescitte idi, Evden Hüseyinin aglama sesini duydu, hemen mescitten cıkıp eve vardı: Fatıma ağlatma Hüseynimi aglatma. Ama yıllar sonra Hüseyni ağlatacaklardı hem de ümmet ağlatacaktı….

 

-         Ebu Hureyre: geceleri bazen Allah rasülü cıkar Fatımanın evine girer ve cıkardı. Bir gün sordum, nicin yapıyorsun bunu, bilirsin Medine geceleri soguk olur hatırlarım torunlarımı, onların üzerini örteyim diye gidiyorum,  sevmek..

 

-         Yıl hicri 60 tı, Hz. Muaviye vefat etmişti.. Kufe halkı ayaklandı, biz Muaviyenin oglu Yezidi (Ümmet hic sevmedi Yezidi, aranızda bi tane adı yezid olan varmı) degil Hüseyni istiyoruz diye, Medineliler salmak istemiyordu: Ehli kufe bi kufe vefasız. Ama o sorumlu hissediyordu, gitmem gerek diyordu. Medine cok seviyordu onu, 25 defa birlikte hacca gitmişti onlarla.. Abdullah bin Mut’ım, Abdullah bin Abbas, Abdullah b.Cafer:firakınla yakma bizi, Kufe halkı nasibsizdir, babanı katlettiler onlar, vefasızdır, kurbanın olayım gitme….. Ebu Said el-Hudri diyordu ki: Hüseyin, ben babandan duydum, Kufe halkı vefasızdır, gitme oraya…ama Hüseyin dinlemiyordu.. …Medine halkı toplanıp Hz.Ömerin olguna gittiler, sen vazgecititsin Hüsenyni dediler. Vardı Hüsynin yanına boynuna sarıldı, sakallarını okşadı: Sen Fahri kainatın yadigarısın gitme Kufeye, dedeyin, anneyin yattıgı bu sehri terk etme diyordu.. Hüseyin ise: Ben dün gece dedemi gördüm ruyamda: hadi gel yavrum diyordu, ben gidecegimm…

 

-          Ehli kufe bi vefa: vefasız…  darb-ı mesel olmuştu bu söz

 

-         Ve sabah elveda Medine diyordu..herkes ağlıyordu.. 70 kişilik bir kafileyle düştüler kufe yoluna..yolunu kestiler.. Dediki Yezidle görümsem gerek..hayır görüşemezsin ya biat edeceksin ya esir olacaksın..Medineye dönelim, olmaz dediler…

 

-         Kufe yakınlarındaki Kerbela denilen yere zorlandılar, orada konaklamak zorunda bırakıldılar, Fıratın kenarında ama su vermiyorlardı..kadın-cocuk iki gün boyunca susuz bıraktılar..

 

-         Ve 10 Muharrem 80 yılı sabahı..6 bin kişilik ordu 70 kişilik hüseyn ailesini sarmıştı.. ordu çözülüyordu ..Komutan anlamıstı işin sarpa sardıgını ve emir verdi , başladı katliam.. ilk şehit edilen de Hüseynin oglu Aliyyü’l kebir di henüz 28 yasındaydı ve Rasulullaha cok benziyordu…mızrak darbesiyle yıkıldı oglu babasının kucagına. Peygamber sülalesi tek tek düşüyordu..Hüseyin, Hüseynin kardeşleri Abdullah, Cafer, Hüseynin oğulları ali, Cafer…Peygamber sülalesi hep..kala kala bir Hüseyin kalmıştı..yürüyor ordunun üzerine herkes kaçıyordu heybetinden..kimse karşısına çıkmaya cesaret edemiyordu..Birden aklına yıllar öncesi bir olayı hatırladı:(Ümmü Selemenin odasındaydı Allah Rasülü,kapıyı tut kimse girmesin, biraz sonra Hüseyn geldi 5 yaşlarındaydı düşe kalka, Cebraille görüsüyordu, yazık dedi Cebrail…..)  Sinan isminde bir zalim arkasından hançerledi Hüseyni.. sonra başını kopardı gövdesinden..   getirdiler Yezidin önüne Hüseynin başsını.. Yezid:Allah belanızı versin ben süzden biatını istedim, başını deşil…beyinsizlerden birisi elindeki degnekle dudaklarını oynuyordu hüseynin..Yaşlı bir sahabi: Allah belanızı versin, Allah rasulunun öptüğü dudaklarla oynuyorsun, yıkıl karsımdan…selam hüseyne, hasana, sahabilere…

 

Ehl-i Beytin İki anlamı vardır:

1. Hz. Peygamber(a.s.)ın  eşi, çocukları ve torunları yani ailesidir.

2. Şu halde ehli beyt Kur’an’a ve Sünnete bağlı, bu iki kaynağı hayatına yansıtan, onların canlı birer örneği olan seçkin insanları ifade ediyor. Kısaca ehli beyt sünneti ve bu bağlamda da Hz. Peygamberin yaşam biçimini temsil etmektedir, diyebiliriz.

 

Buradan hareketle şunu ifade etmek gerekir ki, Kuran’ın ve sünnetin getirdiği esaslara sırt çevirerek, onları hayatımızın dışına çıkararak ehli beyti sevmek mümkün değildir. Zira seven kişi, sevdiğine benzemeye, onun gibi olmaya çalışır ve bunu sözleri ve davranışları ile ispat eder.

Hz.Hüseyin’e reva görülen bu muamele ne kadar haksız ve ne kadar üzücü olursa olsun, Müslümanlar arasında ayrılık ve husumet sebebi olmamalıdır. Tarihin belli döneminde gerçekleşen bu üzücü olayı gene tarihin hakemliğine emanet etmek ve duygulardan çok aklı hakim kılmak gerekir. Zira günümüzde Müslümanların her zamankinden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu inkar edilemez.

Kerbelâ olayının hatırasını yad etme gerekçesi ile yas günü olarak algılanan 10 Muharremde sergilenen etkinliklerde Bazı Şii müslümanlar, “kendi kendine işkence” denebilecek uygulamalar sergilemektedirler. Halbuki bu tür uygulamalar İslam’a aykırıdır. Yas tutmanın da bir ölçüsü vardır ve bu ölçüyü Hz. Peygamber (s.a.v.) belirlemiştir. İslam’dan önce Cahiliye Arapları, ölen kimse için aşırı derece yas tutar, ölünün yakınları avazı çıktığı kadar bağırır, eşi kendini eve hapseder, yıkanmazdı. Hatta profesyonel ağlayıcılar da tutarlardı. Resülullah bu geleneği şu hadisi ile ortadan kaldırmıştır:

“Yüzüne vurarak, yakasını yırtarak, cahiliye adetlerini sürdüren bizden değildir.” [16]

 

Sözün özü Ehl-i Beyt'e hürmet esastır, lakin İslam'ı sadece Ehl-i Beyt yolu ve Kerbela olayı üzerine bina etmek doğru değildir. Kerbela gibi, tarihî ve dinî ağırlığı olan bir olayı, parça bütünü aşacak şekilde değerlendirmekten ziyade, ona bütünün içindeki yerini (özel konumunu muhafaza etmek suretiyle) vererek yaklaşmak gerekir.

 

Allah bu millete bir daha Sıffinleri, Cemelleri, Nehrivan ve Kerbela ları yaşatmasın.

 

SONUÇ

 

Muharrem ayı, kutsal ve önemli aylardan sayılır. Bu ayda her kesimden müslümanlar oruç tutarlar, Ayrıca birlik ve beraberliğin sembolü olarak Aşure pişirilip konu-komşuya dağıtırlar. Bu ayda başta  Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid edilmesi olmak üzre pek cok tarihi olay meydana gelmiştir. Hiçbir Sünni Hz. Hüseyin'i şehid eden Yezid'i ve askerlerini asla alkışlamaz. Bu sebeple çocuklarına Yezid ismi koyan bir Sünni yoktur. Ancak Hüseyin ismi son derece yaygındır. Hatta Camilere ve mescitlere onun ismini asmışlardır. Ehl-i Beyt'ten birisi olarak kabul edilir.

Bu konuda şunun bilinmesinde fayda var. Bu acı olayın failleri ve mağdurları biz değiliz, çünkü bu olay Türkler'in müslüman olmasından yaklaşık 150-200 yıl önce yaşanmıştır.



[1] Yazır, IX, 6067.

[2] Buhâri, Rikâk, 1; VII, 170;

[3] Cassâs, Ebu Bekir Ahmed b. Ali er-Râzî, Akmâmu'l-Kur'ân, II, 110-111. Thk. Muhammed es-Sâdık el-Kamhâvî, ikinci baskı, Dâru’l-Mushaf,  Kâhire, baskı tarihi yok.

[4] Buharî, Savm, 69; II, 250; Tirmizi, Savm, 50; III, 128.

[5] Buhari,Savm, 69; II, 251; Müslim, Svam, 127; I, 795.

[6] Tirmizi,Savm,48; III, 126.

[7]Buhari, Savm, 69; II, 250,

[8]Ahmed, VI, 244.

[9] Tirmizi, Savm, 49; III, 127.

[10] Müslim, Sıyâm,133; I, 797-798.

[11] Müslim, Sıyâm, 202; I, 821.

[12] Tirmizi,Savm,48; III, 126.

[13]  Müslim, Sıyâm, 38. I, 821.

[14]  Yavuz, Yusuf  Şevki, “Aşûra”, DİA, IV, 25.

[15]Hûd  11/ 25-43.

[16] Buhari, Cenaiz, 36; II, 82.

Bu haber 2753 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
    Sığınmacılar konusu, kanayan bir yaradır13 Temmuz 2024

Sponsor Alanı

Sponsor Alanı

 

ANKET

ANAMUR OKULLARINDA SERBEST KIYAFET UYGULANSIN MI?




Tüm Anketler

0cak - 2012 / Her Hakkı Saklıdır / Kaynak gösterilip, sitemizin ilgili sayfasına link verilerek alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir-Site ticari olmayıp, kütüre hizmet eder.
RSS Kaynağı | Anasayfa | İletişim

(c)2012 Anamur Sedir