anamursedir-anamur dergi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Sponsor Alanı

  REKLAM ALANI

Anamur SEDİR

Anamur SEDİR 1993-1994

   -Aralık   1993  1. Sayı
   -Ocak    1994  2. Sayı
   -Şubat   1994  3. Sayı
   -Mart     1994  4. Sayı
   -Mayıs   1994  5. Sayı

Saat

Ana Menü

Ziyaretçi Bilgileri

»Aktif 40  
»Bugün 1605  
»Toplam 3711447  
Sayın Ziyaretçimiz
»IP'niz | 54.226.132.197
» Bu sitemizi ziyaretiniz

HAVA DURUMU

ANAMUR

Dost Siteler

www.anamurunsesi.com

 

Sponsor Alanı

BİRİNCİ YOL - GİRİŞ

Hamdi MERSİN

28 Kasım 2017, 00:46

Hamdi MERSİN

                BİRİNCİ YOL-GİRİŞ

 

(Bu yazı ilk kez Şubat 2012’de yazıldı ve yayınlandı)

 

Parlamenter demokrasi ile yönetilen ülkelerde sorunlara çözüm üreten en önemli kurumlar, siyasî partilerdir. Aydınlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları her ne kadar görüş ve düşüncelerini değişik platformlarda ortaya koysalar da esas çözüm merkezi parlamentodur. Siyasî partilerin yönetim kadrolarını oluşturan siyasetçilerin dünya görüşleri, ileriyi görme yetenekleri, çözüm üretmedeki pratik, dinamik, statik yaklaşım tarzları, vb. etkenler sorunların çözümünü olumlu ya da olumsuz etkiler. Geleceği görebilen, zeki, fedakâr ve dürüst li-derler, toplumlar için her ne kadar bir şans olarak ortaya çıkıyor gibi dillendirilse de bu tür liderlerin mutlaka derin köklere dayanan sosyokültürel alt yapılara sahip, ileri toplumlardan çıktığı bir gerçektir. Böyle bir alt yapıya sahip olmayan toplulukların lider görüntülü yöneticileri aslen emperyalist çevrelerin hizmetkârları olup; yoğun dezenformasyonlarla gözde kişiler olarak lanse edilirler. Bunun en açık örnekleri maalesef bizim de içerisinde yer aldığımız Ortadoğu’da yaygındır.

 

Türk milleti, tarihte sayısız liderler çıkararak binlerce yıl bağımsız devletlerin bünyesinde özgür yaşamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, her ne kadar yozlaşmış da olsa asırlara dayanan zengin ve köklü Osmanlı birikimi içerisinde yetişmiş seçkin insanlardır. Bunların arasından Mustafa Kemal gibi bir dehanın çıkması ise tarihin Türk milletine bir armağanı olmuştur. Büyük bir ulus bilinci oluşturarak çok farklı kültürleri kaynaştırma, barıştırma ve bir devlet ortaya çıkarma, uzak görüşlü politikalarla emperyalizm-den kurtuluş bir yana, olağanüstü uluslararası ilişkiler kurma, mazlum milletlerin hürriyet mücadelelerine geçmişte ve günümüzde bir ışık olma ona özgü yeteneklerden sadece birkaçıydı. Günümüzün Emevî hurafelerine hevesli ve bu hurafelere hapsedilmiş kafa yapılarına sahip politikacılarıyla kıyaslama yapılması bile Atatürk gibi bir kahramana belki de hakarettir.

 

Stalin Rusya’sının tehdit ve şantajları nedeniyle Batı’ya “sığınan” Türkiye, 1940’lı yıllardan itibaren kötü yönetilmektedir. “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmek gibidir.” tespitini yapanlar ve bu tespiti yapanları izleyenler yıllarca ayıyı alt etme yöntemlerini öğrenecek yerde, “ayıya dayı demek” kolaycılığını iktidarlarını sürdürme aracı olarak kullana gelmişlerdir. Bu durum ise erken sayılabilecek bir yaşta vefat eden Atatürk’e olan özlem bir yana milletimizin “Atatürk gibi bir lider” arayışlarını da güçlendirmektedir.

 

“…Türkiye ile Suriye arasındaki diyalogsuzluk sürdükçe kazanan taraflar Yunanistan ve İsrail olacaktır.

 

…Türkiye’nin diplomatik başarısı Pakistan’la ya da Çin’le yürütülen ilişkilerde değil, Yunanistan’la, Suriye’yle, İran’la, ABD ve Almanya ile yürütülen ilişkilerde belli olur.

 

Sık sık gündeme getirilen ve özellikle bölgesel bunalım dönemlerinde gündemde tutulan su meselesinin Suriye ile doğrudan aktif bir çatışma alanı doğurma ihtimali düşüktür, çünkü Suriye Türkiye ile savaşı göze alarak su meselesinde mesafe alamayacağının farkındadır.

 

…Türkiye’nin diplomatik ve askeri dikkatinin Balkanlar ve Kafkaslardan çekilmesi gerektiği zamanlarda Suriye-Türkiye ilişkilerindeki gerginlik tekrar tırmanışa geçmektedir.

 

Bir komşuyu yok saymak ya da sürekli bir gerginlik diplomasisi yürütmek aslında bir zaafın işaretidir. Gergin ilişkilerde inisiyatif kullanabilen taraf aynı zamanda kendine güvendiğini ve gücünden şüphe etmediğini de göstermiş olur. Türkiye-Suriye ilişkilerinin özellikle ekonomik alanda geliştirilmesi, kabına sığma-yan Anadolu potansiyelinin tabii uzantısı şeklindeki güney alanlarına daha etkin bir şekilde nüfuz etmesini sağlayacaktır.

 

…Türkiye’nin güney komşularıyla ilişkileri Ortadoğu bölgesinin iç dengeleri açısından önem taşımaktadır. Daha önce de vurguladığımız gibi, Ortadoğu’nun tarihi güç eksenleri Anadolu/Kuzey Mezopotamya Havzası (Türkiye), Nil/Süveyş Havzası (Mısır) ve Güney Mezopotamya-İran Havzası(İran) dış üçgeninden oluşmaktadır. Suriye-Irak-Suudi Arabistan iç üçgeni de bu dış üçgenin dengelerine göre şekillenmektedir.

 

İsrail’in bölgeye yabancı niteliğine rağmen Ortadoğu’da tutunabilmesi de bu dengeleri etkin bir şekilde takip ve yönlendirme becerisinden kaynaklanmaktadır. İran-Irak Savaşı süresince oluşan İran-Suriye ve Irak-Mısır-Suudi Arabistan ittifakları bu dengelerin ortaya çıkardığı bir sonuçtur.

 

…Dolayısıyla Türkiye’nin gerek Suriye, gerek İsrail gerekse diğer bölge ülkeleriyle olan ikili ilişkilerinde bu dengelerin mutlak surette göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

 

…Bu üçlü ilişkilerde Türkiye dışlanan ve yalnızlaşan taraf olmamaya azami özeni göstermek zorundadır. Bu ülkelerin hemen hemen tamamıyla bunalımlı ilişkiler sürdüren ve doğrudan ya da dolaylı savaş yaşayan İsrail dahi bu üçlü dengeleri son derece etkin bir diplomasi ile gözetmektedir.

 

Türkiye hangi gerekçe ile olursa olsun bu üçlü dengelerde ikili kutuplarla karşı karşıya kalmayacak bir esneklik içinde olmalıdır. Türkiye’nin önemli ekonomik avantajlar da elde ettiği İran-Irak Savaşı süresince takip ettiği aktif tarafsızlık politikasının başarısı bu üçlü dengeyi son derece iyi takip etmiş olmasındandır. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir ülke Ortadoğu’daki bu hassas üçlü dengelerde yalnız kalmanın yükünü kaldıramaz. Irak’ın gerek İran gerekse Kuveyt savaşlarında hesap edemediği temel unsur budur ve askerî üstünlük bu unsurun doğurduğu diplomatik esneklik zaafını ortadan kaldıramamıştır. Ortadoğu’da diplomatik esneklik altyapısından yoksun hiçbir askerî üstünlük kalıcı bir zafer getiremez.”

 

Yukarıdaki bölüm Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu'nun “Stratejik Derinlik” adlı eserinin 2010 yılı baskısından alındı. Bu satırları kaleme alan “Akademisyen” Davutoğlu ile Türkiye’nin dış politika alanındaki başoyuncusu, “Eski Dışişleri Bakanı, yeni Başbakan Davutoğlu” arasındaki tezadı anlayabilmek ne mümkün? Böyle bir farklılığın temelinde ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürme hırsından başka ne olabilir?

 

1928’de Afganistan, İran ve Irak ile Sâdâbat Paktı’nı kuran Türkiye’yi, Irak’ın üyeliği konusunda İngiltere’den icazet almakla eleştirenlerin, 2012 Türkiye’sini ne hale getirdiklerini milletimiz ibretle izlemekte; gücünün sınırlarıyla dalga geçilmesinden dolayı kahrolmaktadır. Ülkemize yönelik terör eylemlerini önleme faaliyetleri de dâhil olmak üzere, ekonomik kararlar, komşularla ilişkiler, dış politika gibi hayatî konularda bağımsız politika üretip üretemediğimiz tartışmalı değil midir?

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran irade, demokrasinin getirdiği fırsatlardan da yararlanılarak bazen iyi niyetli; fakat yanlış adımlarla bazen de iktidarını ne pahasına olursa olsun sürdürme hırsıyla -sürekli aşağılanarak- bir kenara itilmiş bulunuyor. Bu tehlikeli süreç; bırakalım “küresel bir güç” olarak ortaya çıkmak; Türkiye’yi bölgesel sorunlarda bile cılız sesler çıkarmaktan öte varlık gösteremeyen ezik bir aktör haline getirmekte; kendilerini oyun kurucu olarak görenleri emperyalizmin satranç tahtasında piyonlara dönüştürmektedir.

 

Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, biri küresel diğeri bölgesel anlamda etkili olan iki büyük hayatî sorunun merkezinde yer alır. Bunlar: Enerji ve su sorunlarıdır.Hazar Denizi ve Basra Körfezi Havzaları enerji kaynaklarının en ucuz ve güvenli yoldan sanayileşmiş ve enerjiye muhtaç Batı ülkelerine ulaşması gündeme geldiği an, Türkiye vaz-geçilemez bir aktör olarak gündeme gelir. Suriye-İran-Rusya ittifakı egemenlik sahaları ile ABD- Avrupa Birliği-İsrail çıkar sahaları üzerinde stratejik bir öneme sahip olan Türkiye’nin avantajları olduğu kadar güvenlik ağırlıklı riskleri de oldukça fazladır.

 

İkinci önemli stratejik sorun ise bölgesel anlamda etkili olan su sorunudur. Gerçekte su kaynakları bakımından zengin olmamakla birlikte sınır aşan sulara sahip olan ve Ortadoğu’daki diğer birçok ülkeye göre daha fazla avantajları bulunan Türkiye, bu avantajlardan ortaya çıkan riskleri de taşımaktadır. Dicle ve Fırat Nehirleri nedeniyle zaman zaman Suriye ve Irak’la ortaya çıkan komşu sorunları bir yana, suya aç İsrail’in bölgeye yönelik emelleri Türkiye’nin daha dinamik ve ileriyi gören politikalar belirlemesini elzem hale getirmektedir.

 

Yukarıda da değinildiği gibi, ülkemizi yönetenlerin bu sorunlara karşı istikrarlı çözümler ürettikleri söylenemez. “Komşularla sıfır sorun” ilkesiyle ortaya çıkanların akademik anlamda ortaya koydukları ve genellikle kabul gören bizce de değerli olan tezleri ile uygulaya geldikleri politikaları taban tabana zıttır. Kamuoyunun genel algısı; tamamıyla ABD, kısmen AB güdümünde hareket eden bir ülke haline geldiğimiz yönündedir. Bunu anlamayanlar; ancak çıkarları uğruna körü körüne şakşakçılık yapanlarla gerçekte niyeti kötü olup, anlamak istemeyenlerdir. Ekonomi kırılgandır; yabancı-küresel sermayenin kontrolü altındadır ve bu çevreler, çıkarlarına aykırı hareket edildiği an iktidarı çıkmaza sokabilecek güce sahiptir.

 

Savunma gücümüz millîlik vasfı taşımaktan uzak-tır. Savunma sanayimiz yeterli düzeye çıkarıl(a)mamıştır. İsrail, Suriye ve arkalarındaki güçlerce test edilen gücümüzün sınırları ortadadır. Milletimiz olan biteni ibretle izlemektedir. Türkiye, ne hazindir ki askerinin başına çuval geçirilerek, gemisine saldırılıp vatandaşları katledilerek, askerî uçağı pervasızca düşürülerek bir şamar oğlanına döndürülmüştür. Ülkeyi yönetenlerse emperyalizmin temsilcileriyle kol kola pozlar verip milletin gözünün içine yılışarak bakabilmektedirler. 1938 yılından itibaren bazen açıkça, bazen gizli; ama sürekli olarak Türkiye aleyhine dolaplar çeviren Suriye ile sıfır sorun var diyerek kardeş olanlar aniden Suriye düşmanı oluverdiler. (Gerçekte bu kardeşlik muhabbeti de Esed’i Rus güdümünden ABD güdümüne girdirmeye yönelik bir projeydi; başarılı olunamadı, taktik değiştirildi). Suriye halkına demokrasi getirecekleri iddiasında bulunanların işbirliği yaptığı ülkelerse Suudi Arabistan ve Katar gibi ileri demokrasi ülkeleri(!).

 

Toplum olarak pratik zihinsel üretim alt yapımız yetersizdir. Çok az okuyan bir toplum olduğumuz için bağımsız düşünebilme, üretebilme yeteneklerimiz geliş(tiril)-memiştir. Bu eksikliğin önemli bir nedeni de, okuyan kesimler olmasına rağmen toplumun önemli bir bölümünü etkileyen cemaatlerin tek tip insan yetiştirmeye yönelik uygulamalarıdır. Üniversite bitirmiş kardeşlerimiz adeta düşünmemeye şartlandırılarak, demokrasinin en önemli argümanlarından olan seçimlerde bile kime, hangi partiye oy kullanacağı hususunda emir bekler hale getirilmişlerdir. Böyle bir anlayışın siyaset alanında iyi bir yönetim, ilmî sahada büyük gelişmeler beklemesi safdillik olmaz mı? Bu alt yapı eksikliği nedeniyle siyaset üreten kurumlarımız da yetersiz kalmakta; iktidarlar menfaat çevrelerine hizmet etmektedirler. Aynı alt yapı eksikliği muhalefeti de etkilemekte, muhalefet partileri de politika üretmekte beceriksiz ve aciz kalmaktadır.

 

Hamdi MERSİN

Bu haber 31 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
"FANTAZİ TÜRKÜ" İMİŞ16 Aralık 2017

Sponsor Alanı

REKLAM ALANI 

ANKET

ANAMUR OKULLARINDA SERBEST KIYAFET UYGULANSIN MI?




Tüm Anketler

Sponsor Alanı

0cak - 2012 / Her Hakkı Saklıdır / Kaynak gösterilip, sitemizin ilgili sayfasına link verilerek alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir-Site ticari olmayıp, kütüre hizmet eder.
RSS Kaynağı | Anasayfa | İletişim

(c)2012 Anamur Sedir