anamursedir-anamur dergi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Sponsor Alanı

  REKLAM ALANI

Anamur SEDİR

Anamur SEDİR 1993-1994

   -Aralık   1993  1. Sayı
   -Ocak    1994  2. Sayı
   -Şubat   1994  3. Sayı
   -Mart     1994  4. Sayı
   -Mayıs   1994  5. Sayı

MAKİ DERGİSİ

MAKİ DERGİSİ-105

Saat

Ana Menü

Ziyaretçi Bilgileri

»Aktif 94  
»Bugün 256  
»Toplam 4432961  
Sayın Ziyaretçimiz
»IP'niz | 54.156.51.193
» Bu sitemizi ziyaretiniz

HAVA DURUMU

ANAMUR

Sponsor Alanı

Cişeinname--7

Hamdi MERSİN

19 Nisan 2016, 23:59

Hamdi MERSİN

 

Cişeinname-7

 

 

Bu Bap, Cişein’in Yeni Ortakları Üzerinedir.

 

      Mahşerî bir kalabalık. Binlerce insan sanki birbirini ezercesine aynı yöne doğru yürümeye çalışıyor. Bir süre gittikleri tarafa baktım. Gözüme, uçsuz bucaksız bir bozkır ya da bir çöl gibi geldi. Ufku gözükmüyordu. İlerisi karanlıktı sanki. Onlarsa ha bire gidiyorlardı. Yüzleri değişik gibi olsa da kadın erkek birbirine benzeyen binler, binlerce insan... Yüzlerini seçebiliyorum. Bir şeylerin hesabını yaptıkları belli; ama neyin hesabı olduğunu anlamak mümkün değil. Bu kadar birbirine benzer insanı hiçbir yerde görmemiştim. Aralarından birine: "Nereye bu gidiş?" diye sordum. Birkaç saniye alık alık baktı, bir şey söylemeden daha da hızlanarak yürümeye devam etti.

      “Aman Allah'ım nasıl da birbirlerine benziyorlar. Bir koyun sürüsü gibi!" diye bağırdım.

      Kimse söylediğimle ilgilenmedi. Bir başkasına yöneldim. Sanki önceki soru sorduğumun kopyası. Aynı soruyu yönelttim:

     “Nereye bu gidiş?”

      Öfkeli bir şekilde:

     "Sen niye bilmiyorsun ya da sanki sen bilmiyorsun da!" dercesine bir bakış fırlattı

      "Sana ne?" dedi ve o da gitti.

      Aynı soruyu belki on kişiye sordum. Zannımca en doğruyu son sorduğum, ötekilere göre biraz farklıca olanı söyledi:

     "Valla ben de bilmiyorum!" dedi.

      Bunun üzerine peşlerinden ben de gitmek istedim. Birisi arkamdan, 'Gitme' dermişçesine çekiştirdi gibime geldi. Dikeldim kaldım.

      Dikkatimi çekti. Tek tük de olsa, ters yöne gitmeye çabalayanlar da vardı; ancak nafile uğraşıyorlardı. Öte yana gidenler bir şekilde onları da geri çeviriyorlardı. Kafam çatlayacak gibiydi. Birini kolundan yakaladım. Sıkıca kendime doğru çektim.  

      "Hemşerim, Allah'ını seversen söyle, nereye gidiyorsunuz?” dedim. Hışımla bir silkelendi, kolunu elimden kurtarmasıyla birlikte kaçarcasına kayboldu. Kalabalık biraz azaldı. Arkalardan bir tanesi bana yöneldi. O da ötekilere benziyordu. Yaklaştıkça irile-şiyordu gelen. Büyüdükçe korkudan titremeye başladım. Sağ elinde uzun ve kalın, manda ya da öküz gönünden yapılmış, ala kanlı bir kırbaç vardı. Her an 'şırrakkk' diye bir yerlere indirecek zannı veren bir kırbaç. “Bu” dedim, “Herhalde sürünün çobanı.” Birkaç adım kaldığında uzun mu uzun olmuştu. Gözleri, geniş yüzünde bir el ayası gibi irileşmişti. Akı neredeyse kaybolmuş, kırmızı turuncu sarı karışık bir renge dönüşmüştü. Alnındaki kıvrımlara bakılırsa ellisini çoktan aşmış; altmışına merdiven dayamıştı. Göz altları ağlamaktan mı, uykusuzluktan mı ya da başka bir şeyden mi nedendir bilinmez, şişkin şişkindi. "Herkesle birlikte sen niye gitmiyorsun!" diye hesap soracak galiba der demez karşıma dikeldi. İnsan kılıklı şey, benden belki beş, belki on kat büyük bir dev olmuştu. İri mi iri bir acayip. O da ne? Yüzünde bir öfke belirtisi filan yoktu. Yılışarak gözlerime baktı. Bu kez gözleri sanki kapkara bir tencereye dönmüştü. Karası kocaman kocaman. Bir anda birkaç çeşit olmuştu.

      Uzaktan, ötekilere benzetmiştim ya, yakından bakınca yanıldığımı anladım. Ancak yine de garip bir şekilde önden gidenlere benzediği bir tarafı vardı.

      "Sen niye dikeliyorsun böyle; sürüden ayrılanı kurt kapar bilmiyor musun?" dedi kalın dudaklarla çevrili ağzıyla.

      Bu kez cesaretlendim.

      "Herkes nereye gidiyor ki?" dedim.

     Cevap verecek diye beklerken birden o da diğerlerinin peşine yöneldi. Sürüyü dağıtmaktan mı korktu anlayamadım artık. Onun da acelesi var gibiydi. Giderken birkaç kez kocaman ağzıyla dalga geçer gibi yılışarak,

     "Anlarsın, bir gün gelir anlarsın!" dedi.

      Yalnız, anlayabildiğim bir şey oldu: Gittiği yeri o, çoban kılıklı da bilmiyordu. Öyle değilse bile bana öyle geldi artık. Tekrar o yöne gitmeye yeltendim. Öyle ya, herkes gittiğine göre vardır bir bildikleri dedim. Biraz da meraktandı herhalde. Belki iki adım attım. Arkamdaki sıkıca tuttu. Hareket edemedim. Bir iki çabaladım, nafile. Fakat git-mek istiyordum. En azından “Merakımı yenerim.” diye düşünüyordum. Arkamdan çekiştiren bırakmadı. Karabasan gibi çökmüştü sırtıma. O arada uyandım. Çabalarken su gibi ter olmuştum. “Hayırdır inşallah.” dedim, hayra yordum. Yorsam da kafam allak bullak oldu. O gece artık bir dakika bile uyuyamadım.

 

               ***

    

    Bu arada Cişein, yeni ve güçlü müttefikler buldu. Anlaşılan benim rüya pek hayra alâmet değildi. Kral ile yollarımız ayrılacak gibi gözüküyordu. Bu yeni müttefikler meselesi hoşuma gitmedi. Anamı, babamı, kardeşlerimi katleden bir çeteyle yapılan ittifak, hazmedebileceğim bir şey değildi. Benim duruşum da Cişein’in hoşuna gitmedi. Henüz ortada net bir şey olmasa da yollar çatallaşmaya başladı. Fakat, bir türlü koltuğumu bırakmayı göze alamıyorum. İlla ki zayıfım işte...

      Cişein’in yeni müttefiklerinden birisi, Çalap tanımaz eşkıya Baropa’ydı. Bu işbirliğini Yaşe istemişti. Pek birbirlerinden hoşlanmasalar da emir büyük yerden gelince, anlaşma taşının başına paşa paşa oturmuşlardı. Taş, altlarına biraz da soğuk gelmişti. Buncağız sıkıntıya da katlandılar artık. Pozları sanki kavga ediyor gibi olsa da karanlıkta ve tenha yerlerde devamlı görüşerek hem işlerine gelen plânları yapıyor, hem de koinlerin ayıkmalarına fırsat vermeyecek ortak söylemler hazırlıyorlardı. Arada bir kavga yapar gibi davranmaları gerektiği hususunda da mutabık kalmışlardı. Aralarında ba-zen ciddi kavgalar olmuyor değildi. O vakitler de İnfralayb ulak gönderiyor, ikisini de hizaya getiriyordu.

      Bu kavgaların birinin akabinde, Frenk memleketlerinden birinde yaptıkları gizli buluşmalarını, birileri ortalığa saçıverdi. O sıralar Başmelle'yle de bir anlaşmazlıkları ol-muştu. Allah bilir, bu gizli işleri onlar ifşa etmişlerdi. Belki de Baropa tarafı. Yine de hâlâ kimse anlayabilmiş değil. İşte tam bu sırada bir güreş müsabakası peydahlandı. Bu şöyleydi: Yargıcıların yüksek kurulu, tam istediğimiz gibi karar vermiyordu. Bunları değiştirmeyi kafasına koyan Cişein, "Reayaya soralım." dedi. Bu müsabakalar ondan mü-tevellit yapılıyordu.

      Aykırı taife insan soylularının küçük önde gideni, değişiklikten huylandı. Cişein'i zora sokabilir miyim düşüncesiyle:

      “Anarşistlerle bir olup, gizli dolapları çeviren Cişein’dir. Bizi bilmiyor sanmasın. Baropa’yla Frengistan'da çevirdiği fırıldakları bir gün gelip başına çalacağım.”

      Cişein, güya acayip öfkelenmiş gibi yaptı. O da dedi ki:

      “Böyle bir şey yok. Yalan söyleyen ş e r e f s i z d i r!”

      Koinler bu işte de yallandıkları yalağa nankörlük etmediler. Bütün güçleriyle Cişein’i kolladılar. Hatta şöyle bir durum bile oldu:

      Güfeci, bu karanlık ilişkilerin kendi elemanlarınca ortaya döküldüğü söylentisini sa-vabilirim düşüncesiyle, tüm gücünü seferber etti, ortağına payanda oldu. Hatta bu işte öncekileri bile geçti. Memleketteki köylülerine ulak saldı.

     “Mezarlıktakilere benim duamdan edin, bir günlüğüne de olsa kalkıp bir zahmet Cişein’e destek olsunlar.”

     Köylüleri şaşırdı.

     “Bu nasıl bir taleptir?” dediler.

     Yine de, “Büyük pirimizin vardır bir bildiği.” diyerek mezarlığa gittiler.

     “Elçiye zeval olmaz.” deyip, gönderilen duayı hep birlikte höykürdüler.

     Kim bilir, belki de kalkıp destek oldular. Bunu da şundan sebep söylüyorum: Cişein, hiçbir güreşte bu kadar çok puan toplayamamıştı. Ne puanı, aykırı taifeyi ilk hamlede tuş etti.

     Bu, Baropa Çetesi, ak anaların Ak Ülke'sine az çektirmedi. Biraz da Ak Ülke'nin içindeki cahil mi cahil hinoğlu hinler, bunların ekmeğine yağ sürdü. Adını şöyle yazacaksın, köyünün ismi şu olacak, şöyle türkü söyleyeceksin, böyle yapacaksın vs. Olmadık yasalar icat ettiler. Bu olmadık yasalara sığınıp, bunların aykırı işlere bulaşmalarını bir nevi körüklediler. Baropa Çetesi'yle hiç alâkası olmayan çocukları tutup tutup inlere tıktılar. Kimisinin, anasından emdiği akça sütü burnundan getirdiler. Sonunda ne kadar sıkıntılı, sıkıntısız şark evlâdı varsa dağda yaşamaya başladı. Zalim önderleri, bunları ileri iteleyiverdi. Çok sayıda garibin kanına girdiler. Bebeleri daha analarının sütünü emerken boğazladılar. Gencecik mızraklıları, elinde delikli demiri olmayan kol-cuları kara toprağa yolladılar. Talim, terbiye işlerinde vazifeli gencecik kızları, oğlanları vahşice uçmağa yolladılar. Saymakla biter mi? Bitmez... Bunların kimisi, Ak Ülke'nin şimal şarkındaki eski sadık, yeni düşman, bozulmuş insan soyundan gelmeydi; ancak bunu bilen pek az kimse vardı. Cişein’in yeni müttefiki işte bunlardı.  

    Şimdilerde artık üçlü, beşli, on beşli güç birlikleri kurulmuş, eski hesapların açılma vakti gelmiş çatmıştı. Aralarındaki ufak tefek kırıp dökmelere ve de haramiliklere göz yumarak, bazen elde edilen ganimetleri üleşerek dengeyi sağlayıp gidiyorlardı. Bu güç birliklerinden dolayı sık sık İnfralayb’ın övgü dolu açıklamalarından keyif alıyorlar, yeni çıkar alanları yaratarak yollarına devam ediyorlardı. Bu hususta ısmarladıkları ezgiyi-beraber yürüyerek- sıkça tekrar etmeyi ihmal etmediler. Çünkü, koinlerin bu ezgiye, çölde suya hasret yolcular gibi müptelâ olduklarını biliyorlardı.

 

             ***

      Olup bitene baktıkça kendimden tiksiniyordum. İktidar olmanın büyüsünden olsa gerek; Ak Sakal'ı pek ziyaret edememiştim. Belki de kırılmıştı; ancak bunalmıştım. Birileriyle dertleşmezsem aklıma mukayyit olamayabilirdim. Kendimi, gün batmadan vefakâr dostumun mütevazı yuvasına attım. Dargınlık göstermedi. Yaz günüydü bu kez. Avludaki masanın kenarında karşı karşıya oturduk. Bildik muhabbetten sonra esas sohbete girdik.

     "Nasıl gidiyor?" diyerek önce o yokladı.

     Dolu olan bendim. İlginç rüyamı anlattım.

     "Hayırlara gelsin." dedi.

     Zaten az ve öz konuşurdu. Duruşumdan mı, bakışımdan mı, her neyse ben anlatmadan anlatacağımın çoğunu sanki bilirmiş gibi bir hâli olurdu.

      "İyi görmüyorum seni!" dedi.

      "Haklısınız. Bir girdaba düşmüş gibiyim. Çıkmak istiyorum çıkamıyorum."

      "Rüyandaki gibi."

      "Evet. Maalesef..."

      İkimiz de epeyce farklı bir yerlere baktık.

      "İstifa etmeyi düşündün mü?"

      "Hemen her gün düşünüyorum. Lâkin siz de biliyorsunuz. Öksüz ve yetim büyüdüm. Birçok konuda olduğu gibi bu hususta da kendi kendime karar veremiyorum. Bir de korkuyorum. İstifa edersem, arkamdan bin bir türlü iftira atarlar. İstiyorum ki, kendisi bıraktırsın."

      "Haklısın. Sabret bakalım."

      "Başka bir çıkış yolu var mı?"

      "Bunu ta başta konuşmuştuk. Çare her zaman vardır. Sabır da bir çaredir. Bazen musibet de mükemmel bir çaredir. Belki de hak ediyoruzdur. Değil mi?"

      ...

      "Sence musibeti hak etmiş olamaz mıyız?"

 

                                                                   ***

 

      Cişein’in hükümranlığı, kendisi açısından bakıldığında çok iyi gidiyordu. Ak anala-rın Ak Ülke'sinde ona karşı gelecek düşman bir yana; henüz önemli bir rakip bile çık-mamıştı. Saltanatını sağlamlaştırmanın yollarını iyi öğrenmişti. Bu günlerdeki en önemli işi, ne yapıp edip bir düşman yaratma üzerineydi. Üç ortak; Cişein, Güfeci'nin vekili Başmelle ve Baropa Çetesi başkanı toplandılar. Bir karara vardılar. İnlerine çekilmiş, tırsmış durumdaki mızraklıları hedef seçtiler. Onlara yönelmeleri şundan sebepti: Bir-kaç salvo atmışlar, ses çıkmamıştı. Tam zamanı dediler ve harekete geçtiler.

     Büyük mızraklılara yönelik ilk yoklamayı ırak topraklarda çekmişlerdi. Bunu da, öy-le direk kendileri yapmadılar. İktidarlarının ilk yıllarıydı. Derya Ötesi Ülke Kralı Büyük Şeci’ye dediler ki:

     “Bizden bir iş bekliyorsanız öncelikle şu mızraklıları bir hizaya getirin. Bunların bur-nu sürtülmedikçe bizim başımıza vurur dururlar. Şöyle ele güne kepaze olacakları bir şeyler yapıverin.”

     Büyük Şeci bu isteğe pek keyiflendi. Zaten bir taşla bir sürü kuş vurmanın fırsatını kolluyordu. Irak memleketteki uşaklarına hemen bir ulak gönderi. Ulak, uşaklara plânı iyice anlattı. Uşaklar, bir gün demedi, Ak Ülke'nin ırak toprakta vazifeli, bir manga mız-raklısının başlarını bezden keselere gömü gömüverdiler. Mızraklılar ne olup bittiğini anlayamadan ceplerindeki gizli yazı yazılı defterleri Büyük Şeci’nin uşakları alıp, kendi ülkelerine gönderdiler. Defterlerde meğer neler varmış neler?  Ak Ülke insan soyluları-nın Irak toprakların birçok yerinde hısımları varmış. Bunların ileri gelenleri defterlerde kayıtlıymış. Büyük Şeci fena kızmış. Oradaki beslemelerine ve kendi uşaklarına bir haber daha yollamış, listedeki ileri gelenlerin hepsini tek tek uçmağa yollamış. Cişein,

    “Ne olur ne olmaz.” dedi, bu işlere bulaşmadığı gibi sesini de çıkarmadı. O, tahtına otururken kullandığı bağları iyice pekiştirdi. İş ortakları; Derya Ötesi Ülke'deki Güfeci taifesi bir taraftan, Baropa’nın taifesi bir taraftan kıkırdayıp durdular. İstedikleri tam ol-muştu. Mızraklıların başı da anlaşılmaz bir şekilde sessiz kaldı. Sanki kafası keselere gömülenler kendi elemanları değilmiş gibiydi. Aykırı taifenin önderleri, bağırıp çağırsa-lar da sözlerini dikkate alan olmadı. Büyük mızraklılar, işte bundan sonra tamamen tırstılar. Bu yandakiler de yüklendikçe yüklendiler.

    Yeni oyunun ikinci perdesi, Baropa taifesinin “Bizi yaktılar!” yaygarası çerçevesinde gelişecekti. Güfeci’nin elemanları da kapı kapı risale dağıtıp; koinlere, mızraklıların ha-in, casus, şeytan bombacısı, faili meçhul cinayetlerin katili ve de her türlü duyulmadık suçun müsebbibi olduklarını anlatacaklardı. Hauşlarla zaman öldürmeyecektik. Onlar zaten bilmedikleri, görmedikleri her bir şeye inanmaya baştan hazırlardı. Müstakbel suçluları toplama ve onları hesaba çekme işini Başmelle taifesi üstlenecekti.   

     Oyun başladı. Dolaplar çok hızlı dönüyordu. Hem Cişein hem de Güfeci taifesinin, Ak Ülke asil insan soylularından hazzetmedikleri bir tarafları vardı. Bu asil insan soylu-ların öteden beri anlattıkları, mekteplerde okuttukları bir destanları vardı. Bu da şöyley-di:

     Ak Ülke insanları bu ülkeye gelmeden çok önceleri, fi tarihinde, uzak bir yurtta ya-şarlarmış. O zaman da etraflarında şimdiki gibi çok yağıları varmış. Bunlar, bir gece baskın yaparak ak insan soyluların çoğunu öldürmüşler. Kalanlar kaçarak yüce dağlar aşmışlar. Ergene dedikleri başka bir yurda konmuşlar. Dört asır mı ne orada kalmışlar. Çok türemişler; yeni yurtlarına sığmaz olmuşlar. İçlerinden bilge bir kişi: “Bizim asıl yurdumuz bu yüce dağların dışındaymış. Madem buraya sığmadık, yeniden eski yur-dumuza dönelim.” demiş. Düşünmüş, taşınmışlar, bilge kişinin teklifine 'tamam' de-mişler. Lâkin yolu bulamamışlar. Bir demirci ustası: “Dağın şurası demirdir, eritip yol açabiliriz." demiş. Dağ gibi odun yığmışlar. Yetmiş körükle odunu alevlendirmişler. Dağ erimiş, bir geçit açılmış. Yola düşmüşler. Bir ara yiter gibi olmuşlar. Vahşi bir hayvan önlerine düşüp, yolu göstermiş. Gerçekten de yol orasıymış. Eski yurtlarındaki işgal-cileri kovmuşlar. Fi tarihinden beri okutulan ve de anlatılan işte bu öyküymüş. Cişein, Güfeci, Yaşe, Büyük Şeci, İnfralayb vs. ne kadar asil insan soylu düşmanı varsa otur-muşlar; mızraklıların bağlı oldukları şer(!) örgütün adı, bu Ergene’dir diye karar almış-lar. Önde gelenlerinin neredeyse tamamını "Ergene örgütünün üyesidir." diyerek tutup, inlere tıkmış, en sadık kolcu hauşları başlarına nöbetçi dikmişler. Ses seda yok, bin üç yüz doksan gün inlerde tuttular. Başmelle’gil, bu hainleri(!) aynalı camlarında evire çe-vire gösterip, kıkır kıkır gülüşüyordu. Artık kafası karışan koinler de ikna olmuş, insan soylularsa tam tırsmışlardı. Şaşkın bir halde, bir iki öncü bularak direnmek istediler. Önderleri onlardan da şaşkın çıktı. Öyle bir hâl oldu ki, mızraklılarla ilgili kim bir şey söylerse; hatta ziyarete filan giden olursa onları da ötekilerin yanına bağladık. İnler doldu taştı. Bir kişilik bile yer kalmadı. Arada bir ölenleri filan oluyordu; bunlardan bo-şalan yere de acele birini tutup bağlıyorduk. İn yapıcı ustalar gözlerini dört açmış bek-leşiyordu. Üçe mal edip, hazineden altı almaya iyi alışmışlardı. Gerçekten de in yapma işinden bir sürü zengin türedi.

     Cişein'in hauş danişmentleri akıl verdiler.

     "Hemen hemen in yapmakla işin içinden çıkamayacağız. Eşkıya Baropa’nın tutsak-larının bir kısmını salarsak gönülleri hoş, hem de çıktıkları yerler boş olur. Buralara da yeni tuttuklarımızı tıkarız.” dediler.

     Bu akıl pek beğenildi. Tez zamanda icraya kondu. Yalnız bir sorun oldu. Baropa’ nın boşa çıkan canileri, sağa sola saldırdılar. En çok benim başım ağrıdı. Asayişi temin için kolcu yetiştiremiyordum. Vezirlerden Beşeci, “Ben hallederim.” dedi, rahatladık. Karşılık olarak artık ne verdiklerini Allah bilir. Arada bir çapul yapsalar da bayağı bir durdular.

     Yazan, çizen, konuşan, yan bakan, oturup kalkmayan, hatta yazmaya niyetlenen ne kadar insan soylu varsa tutup tutup bağlıyorduk. İnlerde yine bir kişilik bile yer kalmadı. Bu sefer salsüm törenlerinden sorumlu Vezir Arbüş ağlayarak dedi ki:

     “Zavallı kader tutsaklarının gönlünü alalım.”

     “Nasıl olacak bu iş?”

     Sözüne itibar edildiğini görünce sevindi. Bu kez de sevincinden dolayı içlendi. Yağ-lığıyla burnunu silerken,

      “Hükmünün infazına üç beş sene kalanları salıverelim gitsin. Zaten bunların çoğu hırsız. Bu devirde, bundan sebep tutsak etmek hem yakışık almaz hem de vicdanları zedeler.” dedi.

      Bu sözler çok çok hoş karşılandı. Yine tez zamanda karar alındı. Cişein de tasdik etti ve kader mahkûmlarını salıverdik. Onların çıktığı yerlerde bu kez bayağı yer boşal-mış oldu. Lâkin, kabak yine benim başıma patladı. Ak Ülke’de hırsızlık neyse, hiç olmazsa mala gelip cana gelmiyordu. Bu kez saldıklarımız, önüne geleni vurmaya baş-ladı. Gerçi bunun epey faydası oldu. Sokaklar bayağı bir boşalınca asayişi temin ko-laylaştı. Evlerde, karanlık yerlerde kadınlara kızlara saldırılar olsa da, eh buncağıza da katlandık. Hani bir de alın yazgısı var; yapacak fazla bir şey yoktu. Fıtratında boğaz-lanmak varsa ben ne yapabilirdim. Salıvermenin, yer boşalması yanında, zibidi takı-mından kurtulmamıza da çok faydası oldu. Öncelikle, deliklerde adam beslemekten kurtulduk. Ucuz yollu maddelerin satışına da pek aldırmadık. Bunları içen tamuyu boy-ladı. Sokaklar biraz daha sakinleşti. Zaten çok sayıda hanımı bunlar katletmişti. Hapı yutan, maddeyi çeken öbür tarafa göçünce adalet de tecelli etmiş oldu. Bizden evvelki mühür sahipleri de delikleri boşaltma meselesinden dolayı yeteri kadar sabıkaya sahip olunca, koinlerden pek bir eleştiri gelmedi.

      Derya Ötesi Ülke'deki müttefikimiz Güfeci’nin elinde, bu gezegende bulunmayan çok çeşitli alet edevat vardı. Bu malzemeleri onlara Büyük Şeci vermişti. Herhalde on-lar da bir keresinde Venüs Gezegeni’ne gitmişler, oradan satın almışlardı. Bu da şura-dan belli: Bu alet edevatın kumandası semada bir yerlerde miymiş neymiş? Söylenti böyleydi. Eh, böyle memleketlerde hurafe ve dedikodu bayağı revaçta olduğundan ol-sa gerek, peşlerine biraz da biz takıldık. Bu alet edevatla olmadık tuzak kurulabili-yordu. Bu tuzaklardan mızraklıların geçtikleri her yere gömdüler. Sonra da Cişein’in göz kırpmasını beklediler. O işareti çakınca, mızraklıları tutup tutup bağladılar. Onlar deliklerde tutulu olunca meydanı boş buldular. Ellerindeki aletlerle değişik karalar icat ederek mızraklı taifesini canından bezdirdiler. Önceden gömdükleri tuzakları, aynalı camlarla gezegenin her yanına yansıttılar. Koinler bir yana, insan soyluların bile kafa-ları allak bullak oldu. Bu işlerde kullandıkları birkaç kolcuyu çağırıp bir şeyler öğren-mek istedim; ancak ne mümkün, ser verip sır vermediler.

     Hani şu imtihan işine el atmışlardı ya! Sınav kazandırdıkları elemanların kimisini yargıcı yaptılar, koca koca mızraklıları zindana attılar. Bir iki bağıran olduysa da para etmedi. Nedenine gelince: Bu mızraklıların da sicilleri boş değildi. Evvel vakitte beş altı sefer olmadık işlere burunlarını sokmuşlar, bunun da pis kokusu insan soyluların bur-nunun direğini epey sızlatmıştı. Demek ki o koku henüz tam geçmemişti. Kabak, bu de-vir mızraklılarının başında patlıyordu.

     Bir gün bir fedainin bu işleri tertipleyen savcıya suikast yapacağı haberini aldım. Durumu hemen Cişein'e ilettim. Dedi ki:

     "Etrafındaki koruma bölüğünü tam teçhizatlı donatın. Altına da benim eski zırhlı kara ejderi tahsis edin. Bunu da herkese duyurun. Duyurun ki, savcının arkasında kim varmış görsünler!"

     Baropa Çetesi taifesi de olan bitene kenardan kenardan  kıs kıs gülüyordu. Onlar, zamanında bu mızraklılardan az çekmemişti. Öyle zamanlar olmuştu ki; inlerinden çı-kamamış, oralarda aç susuz günlerce tünemek zorunda kalmışlardı. Hele baş katilleri, aşağı cenupta bir memlekette Büyük Şeci’nin yardımıyla tutulmuş, ta oralardan bu mız-raklılardan biri getirmişti. Gerçi o zaman da kimse anlayamamıştı: "Bu ne menem iştir?" diyerek. Baş katil, tutulup getirilmeden evvel, o diyar senin bu diyar benim gezer durur-du. Çoğu kez belki yiyecek ekmek bulamazdı. Derdine derman ilâç, muhabbet edecek yoldaş bulamazdı. Ak Ülke'ye, getirdiler, her bir şeye gönendirdiler. Bu işteki sırra kim-se vakıf olamadı.

     Her şey bir tarafa, Baropa Çetesi'yle olan muhabbet, Cişein’in çoktandır gözük-me-yen vicdanını depreştirdi. Bir gün kara binitine kurulmuş malikânesine gidiyordu. Vic-danı biniti süren uşağın yanı başında,

     “Haydi Güfeci taifesiyle ortak oldun, yuttum. Peşinden hiç hazzetmediğin 'Kâfi de-ğil, lâkin heciler'le bir oldun, bunu da yutturdun. Be insafsız, bu Baropa Çetesi'yle nasıl bir araya gittin?” dedi.

     “Yanlış yapıyorum.” diye söylendi. Biniti kullanan uşak,

     “Anlamadım, bir emriniz mi var hünkârım?”

     “Devam et, sana bir şey diyen yok!”

     Bu arada durmadı, sürücü uşakla birlikte kara vicdanı da devam etti.

     “Şunu unutma. Azrail, o gün, bu kara binitin içinde soluğunu nasıl kesiverecekti. Ölüm var ölüm. Bu dünya ne Sultan Süleymanlar gördü. Şimdi kemikleri bile yok.” dedi.

     Öteki yine bastırdı.

     “Bırak şu vicdanı. Sen Baropa'yla ortak olmasaydın daha ne canlar toprağa düşe-cek, anaların gözyaşları sel olacaktı. Bunu sen durdurdun. Öğün kendinle, öğün. Ne vicdanı, işine bak.”

     Bu sefer de, “Öyle ya…” dedi içinden ve işine bakmaya karar kıldı. Böyle yapsa da içi rahat etmedi. Olanları bana anlatınca, gizlice has hanıma aktardım. Hanım:

     “Mellenin yaptığı büyü demek ki tutmadı. Tez bir binit hazırlat, köye gideceğiz!”

     Hemen o gün, öğleyi geçe köye gittik. Bu sefer kerime yoktu. Mellenin hanesine has hanımla birlikte girdik. Hanım,

      “Melle efendi; bizim hasta iyileşir gibi oldu; ancak şimdi yine rahatsızlandı.”

      Öteki, “Nasıl haller oluyor?” deyince, olan biteni anlattı. Melle,

      “Cinlere bir sorayım; yeniden büyü yapmış olabilirler ya da o günkü elma tam böyle kıpkırmızı değildi, belki karşı büyü sağlam tutmamıştır .” dedi. Gözlerini kapattı. Yine bir titremeyle sarsılır gibi oldu. Derinden bir oh çekti.

     “Tekrar büyülemişler.”

     “Ne yapacağız?”

     “Valla şöyle bir durum var: Ben tekrar büyü bozma işi yaparsam biraz masraflı olur. İsterseniz, yakın, Has Hacılar Köyü’nde derin bir melle var sizi ona göndereyim.”

     Has hanımla kısa bir an ne yapalım kavlince bakıştık. Has hanım melleye:

     “Sağ olun. Biz bir düşünelim” dedi. Çıktık.

     Binite binmemizle has hanımın kükremesi bir oldu.

     “Üçkâğıtçı bu. Neymiş?  Elma tam kırmızı değilmiş de, büyü tutmamış da, peh… Bi-zimki salaklık. Ne yapalım kolcubaşı?”

     “Hanımefendi ben bunlara oldum olası inanmam. Beyefendiyi iyi bir doktora gö-türsek derim.”

     “Etrafımızda kırk tane doktor var. Herhalde bir derdi olsa bilirler.”

     “Efendim şunu demek isterim. Bir asabiye doktoruna falan…”

     “İşin aslı ben de öyle düşünürüm; ancak sence gider mi? Ben deli miyim diyerek bir de bize kızar.”

     “Haklısınız.”

     “Haklısınız para etmiyor. Yirmi beş senedir berabersiniz. Bul bir yolunu.”

     "Bunca yıllık hanımı olarak sen bulamadın da ben mi bulacağım!" desem yeriydi; ancak sabrettim.

     “Hanımefendi şöyle yapsak nasıl olur?"

     “Ne yapalım?”

     “Önce gidelim, rahatsızlıklarını biz anlatalım. Ondan sonra hekimin ne diyeceğine bir bakalım.”

     “Aklınla bin yaşa. Öyle yapalım.”

 

                                                                  (Devam edecek)

Bu haber 797 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
Et, süt ve tarım ürünlerini dışarıdan alabilirsin, ya sonra…18 Eylül 2018

Sponsor Alanı

Sponsor Alanı

REKLAM ALANI 

ANKET

ANAMUR OKULLARINDA SERBEST KIYAFET UYGULANSIN MI?




Tüm Anketler

0cak - 2012 / Her Hakkı Saklıdır / Kaynak gösterilip, sitemizin ilgili sayfasına link verilerek alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir-Site ticari olmayıp, kütüre hizmet eder.
RSS Kaynağı | Anasayfa | İletişim

(c)2012 Anamur Sedir