anamursedir-anamur dergi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Sponsor Alanı

  REKLAM ALANI

Anamur SEDİR

Anamur SEDİR 1993-1994

   -Aralık   1993  1. Sayı
   -Ocak    1994  2. Sayı
   -Şubat   1994  3. Sayı
   -Mart     1994  4. Sayı
   -Mayıs   1994  5. Sayı

Saat

Ana Menü

Ziyaretçi Bilgileri

»Aktif 37  
»Bugün 1045  
»Toplam 3614700  
Sayın Ziyaretçimiz
»IP'niz | 54.224.197.251
» Bu sitemizi ziyaretiniz

HAVA DURUMU

ANAMUR

Dost Siteler

www.anamurunsesi.com

 

Sponsor Alanı

KABAĞIN SAHİBİ (1. HİKÂYE)

                             

                         KABAĞIN SAHİBİ

Bugün biraz heyecanlıydı Yusuf. Eli sürekli olarak, bir numaraya vurdurulmuş saçlarına gidiyor, eline batmalarından hayli rahatsızlık duyuyordu. Sanki ne diye bu kadar kısa kestirmişlerdi saçını? Hiç akıllarına gelmemiş miydi onun üzüleceği, arkadaşlarından çekinebileceği?..

– Keşke, saçlarım bu kadar çabuk uzamasa da, babamlar da bu kadar kısalttırmasa onları! Neymiş: Her ay berber parası verecek durumumuz yokmuş; şimdi yakışıklılığın sırası değilmiş. Eğer bir gün elimiz bollaşırsa ben ne kadar istersem o kadar uzunlukta kestirebilirmişim. O gün hiç gelmeyecek herhâlde… dedi kendi kendine.

Karşısına çıkan her taşa, bir tekme sallayarak bir oraya bir buraya fırlattı onları. Derken, okul kapısına geldiğini fark etti. Elinde olsa, saçları uzayana dek bu kapıdan içeri girmeyecekti. Çarsizdi. Şimdilik, başında şapkası vardı; ama ya içerde?..

Birazdan öğrenci andı okunacaktı. O zaman, şapkasını çıkaracaktı çaresiz. Neyse ki, bir fırsatını bulup nöbetçi öğrencilere görünmeden içeri girmeyi başardı. Bugün en arka sıra onun olmalıydı. Ramazan’ı razı edip bu hafta onun yerinde kendisi oturmalıydı.

Beş on dakika sonra herkes içeri girmeye başladı. Ramazan, Yusuf’u görür görmez: “Yusuf, ne yapıyorsun sen? Burası benim yerim, yoksa bilmiyor musun?” dedi. Yusuf ona durumu sessizce izah etti. Ramazan ne de olsa iyi bir çocuktu: “Arkadaşlık ne günler içindir Yusuf? Sana yerimi tabi ki veririm; ancak bu durum öğretmenlerimizin dikkatini çekerse elimden bir şey gelmeyebilir.” dedi.

Yusuf, ona teşekkür ettikten sonra duvarın köşesindeki bu sıraya oturdu. Hattâ oturmadı, köşeye sıkıştırılmış gibi büzüldükçe büzüldü. Boyu kısa olduğu için ilk defa sevindi: “Nurullah Öğretmen, her zamanki gibi arka sıralara bakmazsa bu iş tamam! Sonra da zaten Beden Eğitimi… Emrah Öğretmen şapka takmamıza kızmaz ne de olsa. Bugünü bir atlatayım da yarına Allah kerim…”dedi. Sınıfta bir hareketlenme olunca anladı ki, öğretmen sınıfa girdi. Fark edilmemek için ayağa kalkmadı. Ancak ilk defa, bir öğretmeninin karşısında ayağa kalkamadığı için de üzüldü.

İlk yirmi dakika her şey yolundaydı. Nurullah Öğretmen, onun farkına varmadı. Ne olduysa yirmi birinci dakikada oldu. Nurullah Öğretmen:

– Çocuklar, madem şimdi Hz. Yusuf’tan bahsedeceğiz. Bize onu bildiği kadar Yusuf arkadaşınız anlatsın da dinleyelim. Ne de olsa adaşlar değil mi? dedi. O an Yusuf’un yüzünü bir ateş, içini bir telâş sardı. Önce ne yapacağını bilemedi. Nurullah Öğretmen’in: “Evet, Yusuf nerede? Gelmedi mi yoksa?” demesiyle mecburen ayağa kalktı. Öğretmeni onu görür görmez:

 

       

– Yusuf o başındaki de ne? Okulda şapka takamayacağını bilmiyor musun yoksa?

– Biliyorum… Biliyorum da öğretmenim…

– Eeee…

– Takmak zorundayım onu. Ne olur, bana bugünlük müsaade edin!

– Bu nasıl olabilir Yusuf? Sana izin verirsem sonra diğer arkadaşlarına da izin vermem gerekir. Ben de kuralları çiğnemiş ve çiğnetmiş olurum. Buna asla müsaade edemem. Hem şapkayı çıkar hem de neden şapkayı takmak zorunda olduğunu bana anlat bakalım.

– Söyleyemem de çıkaramam da öğretmenim. Yoksa gülersiniz bana.

– Neden gülelim evlâdım? Öyle bir şey olmaz. Hem, diyelim ki, sana izin verdim… Ya müdür bey sınıfa girer de seni böyle görürse, ne kadar zor durumda kalırım bunu hiç düşündün mü? Haydi çıkart onu da, beni daha fazla üzme!

Bu sözler üzerine Yusuf dayanamadı ve şapkayı çıkarmak zorunda kaldı. Şapkanın çıkmasıyla gerçekten de sınıf kahkaha sesleriyle doluverdi. Hattâ aradan bir öğrenci –sınıfın en haylazı Erhan- “Ne o kabak kafa, hangi tarladan geldin?” dedi.

Yusuf, başını kollarının üzerine koyarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir yandan da:

– Dememiş miydim öğretmenim ben size? Demiştim, gülerler demiştim… diye ağladı. Nurullah Öğretmen, sınıfın gösterdiği tepkiye çok sinirlendi:

– Susun bakalım! Bu yaptığınız hiç hoş değildi. Ben, ortada gülünecek bir durum göremedim. Biz sizin yaşlarınızdayken hep böyle kestirilirdi saçlarımız. Kimseler gülmezdi bize… Hadi kalk oğlum Yusuf! Sen arkadaşlarının kusuruna bakma. Lâvaboya git ve yüzünü güzelce yıka gel. Üzülecek, utanılacak bir durum yok ortada. Sen böyle de gayet yakışıklısın, dedi.

Yusuf’un, lavaboya gitmesini fırsat bilerek Erhan'ı uyardı:

– Erhan, Yusuf’a ne söylediğini duymadım sanma… İnsanlara lakap takmak, onların mağduriyetleri ile alay etmek ne kadar günahtır bilmiyor musun? Bunları defalarca size anlatmadım mı? Bir daha hiçbirinizin böyle hatalar yaptığını duymayım, yoksa size çok kırılırım!

Biraz sonra Yusuf geldi. Kendini daha iyi hissettiği yüzünden anlaşılıyordu. Ders sonuna kadar hiç konuşmadı; ama öğretmenini dikkatle dinledi. Nurullah Öğretmen, ders çıkışında onu yanına çağırıp özür diledi:

– Keşke, derse girmeden yanıma gelip durumunu bana izah etseydin oğlum! Eminim birlikte bir çare düşünürdük, dedi.

Yusuf, öğretmeninin kendisinden özür dilemesi karşısında rahatsız oldu:

– Asıl hata benim öğretmenim. Ben sizden özür dilerim, sebebi ne olursa olsun derste şapkayla oturmamalıydım, dedi. Artık, saçlarının kısalığını ve başkalarının ne diyeceğini umursamama kararı aldı. Özellikle de Erhan, her fırsatta aynı alaycı sözlerle onu incitmeye çalışsa da sabretti; asla onunla kavga etmedi. Öğretmenlerine bile şikâyet etmedi onu. Peki sonunda ne mi oldu? Atalarımız: “Son gülen iyi güler.” demişler.

Bir gün yine Nurullah Öğretmen'in dersiydi ve arka sırada yine başında şapka, bir öğrenci oturmaktaydı. Selâm vermek için ayağa kalkıldığında sanki herkes onu göstermek istercesine arkaya bakıp bakıp gülüyordu. Sonunda beklenen oldu:

– Oturun bakalım. O en arkadaki şapkalı da kim? Ben sınıfta şapka takılmayacağını daha önceden söylemedim mi? dedi Nurullah Öğretmen. Ardından da o öğrencinin Erhan olduğunu anladı. Şaşkınlıkla sordu:

– Ne oldu Erhan? Sen neden şapka taktın bakalım? Mutlaka mantıklı bir açıklaman olmalı. Eğer bir mahsuru yoksa bizimle paylaşır mısın?

– Öğretmenim, burada söyleyemem. Dışarıda konuşsak olur mu?

– Tabi ki…                     

Nurullah Öğretmen onu öğretmenler odasına götürdü. Çünkü bazı meraklıların onları dinleyeceklerinden emindi. Erhan, odaya girince biraz rahatlayıp şapkasını çıkardı. Sonra da saçlarını neden bir numaraya vurdurduğunu söyledi:

– Şey, öğretmenim… Ben… Ben… Ben, bitlendim. Annem onlardan daha çabuk kurtulmam için saçlarımı böyle kestirtti. Çok ısrar ettim; ama maalesef beni dinlemedi.

Erhan’ın gayet mahcup, başını önüne eğdiğini gören Nurullah Öğretmen, ister istemez hafif bir tebessümle başladı söze:

– Erhan, sana bir hikâye anlatacağım. Eminim bu hikâyeyi dinlediğinde ne demek istediğimi ve bu işin neden başına geldiğini anlayacaksın.

– Öğretmenim, ben zaten neden olduğunu biliyorum; ama siz yine de anlatın isterseniz.

– Pekâlâ, iyice dinle o zaman:

 

                                 

“Vaktiyle bir derviş, bağlı olduğu yerin büyüğü tarafından bir berbere gönderilmiş. Dervişten, saçını dibinden kazıtması, sakal ve bıyığını ise olabildiğince kısaltması istenmiş. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan derviş:

– Vur usturayı berber efendi!.. demiş.

Berber, dervişin saçlarını kazımaya başlamış. Derviş de o sıra, aynada kendini seyretmekteymiş. Başının sağ kısmı tamamen kazınmış. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girmiş içeri. Doğruca, dervişin yanına gidip başının kazınmış tarafına kuvvetli bir tokat atarak:

– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım! diye kükremiş.

Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz olmak gerek. Ses çıkarmayıp çaresiz, kalkmış oturduğu yerden. Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber, kabadayının pervasızlığından da korkmuş. Ses çıkaramamış.

Kabadayı, koltuğa oturmuş… Berber, tıraşa başlamış; fakat küstah kabadayı, tıraş esnasında da boş durmamış… Sürekli aşağılayıp dervişi, alay etmiş: Kabak aşağı, kabak yukarı…

Nihayet tıraş bitmiş; kabadayı, dükkândan çıkmış. Henüz birkaç metre gitmişken, gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının üzerine doğru gelmiş. Kabadayı, şaşkınlıkla yol ortasında kalakalmış. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, ne yazık ki kabadayının karnına girivermiş. Kaşla göz arasında, babayiğit kabadayı oraya yığılıp kalmış. Ölmüş… Herkes, bir anda olup biten olayın şaşkınlığı içindeymiş. Berber de şok olmuş: Bir manzaraya, bir dervişe bakıp ister istemez sormuş:

– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş, mahzun ve düşünceli cevap vermiş:

– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de sahibi var. O gücenmiş olmalı!..[1] demiş.

– Evet evlât, öykümüz burada bitti. Ne demek istediğimi anladın değil mi?

– Çok iyi anladım öğretmenim… Birilerine söz söylerken çok dikkat etmeliyiz. Karşımızdaki insan kırılır mı, üzülür mü, diye iyice düşünmeli, söylediğimiz kötü sözlerin karşılığını bir gün mutlaka göreceğimizi unutmamalıyız.

– Anladığın sadece bu kadar mı Erhan? Daha önemli bir sonuç çıkarmalıydın aslında… Senin de bildiğin gibi her şeyi yaratan yüce Allah(cc)’tır. Dolayısıyla, yarattığı her şeyin sahibi de odur. Buna göre; söylenen her kötü söz ona söylenmiş, yapılan her türlü kötülük ona yapılmış gibidir. Örneğin, bir insana kendisinin ne kadar çirkin olduğunu söyler ve onu incitirsen aslında o kişiyi değil, Allah(cc)’ı ve onun yaratıcılık niteliğini küçümsemiş olursun. Konuya dıştan baktığında sadece bir kalp kırma gibi görünür; ancak biraz daha derin düşündüğünde hata çok daha büyüktür. Her şeyi olduğu gibi kabul etmemiz, kibirli olmamamız ve hepsinden evvel, her şeyin sahibinin "o" olduğunu unutmamamız gerekli… Özetle söylersek: “Yaratılanı sevmeliyiz, yaratandan ötürü…”

– Ne demek istediğinizi şimdi daha iyi anladım öğretmenim. Bundan böyle kimseleri küçümsemeyecek, onlarla alay etmeyeceğim. Kabağın bir sahibi olduğunu asla unutmayacağımdan da emin olabilirsiniz.

                                                                                       

İmran AKSOY

            * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *    

        İmran AKSOY Kimdir?

1976 Nevşehir doğumlu.

Gazi Üniversitesi Türkçe öğretmenliğini bitirdikten sonra Bingöl'de görevine başladı. Ardından Konya'da görevine devam etti.

Halen İstanbul'da Türkçe öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Üniversite yıllarında dergi çıkarmaya ve hikâye yazmaya başladı. Yaşasın İyilik adında bir hikâye kitabı yayınlandı.

Hikâye çalışmaları devam etmektedir.

Evli ve 3 çocuk annesidir.



[1]  Şebnem Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2006, Sayı 16, Sayfa 17

 

Bu sayfa 3376 defa görüntülenmiştir.

Mersin-Antalya yolunda yeni aşama…21 Ekim 2017

Sponsor Alanı

REKLAM ALANI 

ANKET

ANAMUR OKULLARINDA SERBEST KIYAFET UYGULANSIN MI?




Tüm Anketler

Sponsor Alanı

0cak - 2012 / Her Hakkı Saklıdır / Kaynak gösterilip, sitemizin ilgili sayfasına link verilerek alıntı yapılabilir. Yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir-Site ticari olmayıp, kütüre hizmet eder.
RSS Kaynağı | Anasayfa | İletişim

(c)2012 Anamur SEDİR